24/03/2026
Yazılarımı çoğu zaman uzun yazarım.
Çünkü bazı meseleler kısa cümlelere sığmaz.
Kelimeler kısaldığında, çoğu zaman vicdan da eksik kalır.
Bu pazar, üzerinde çok konuşulan ama zor zamanlarda pek az hatırlanan bir kavramdan söz etmek istiyorum: vefadan.
Vefa; sadece güzel günlerde kurulan cümleler değildir.
İnsanı bulunduğu yere taşıyan, geçmişte ve bugün yanında duran dostun, zor günlerinde de yanında durabilmektir. Asıl sınav da tam burada başlar.
Zor zamanları yaşatanlarla aynı karede gülümseyip, ardından “yanındayım” demek, vefa değildir. Bu, olsa olsa insanın kendi konforunu koruma çabasıdır.
Vefa, sözle değil duruşla anlaşılır.
Nerede durduğunuzla, kimin safında göründüğünüzle, hangi bedeli göze aldığınızla… Çünkü duruş da bir şahitliktir. Ve her şahitlik, bir emanettir.
Dostunun yarası henüz sıcakken, onu incitenlerle aynı masada oturmak; sonra iyi niyet beyanında bulunmak, kalpleri ikna etmez. Zira bazı yaralar, söylenen sözlerle değil, sergilenen tavırlarla iyileşir ya da derinleşir.
Vefa; risk almayı göze alır.
Bazen yalnız kalmayı, bazen susmayı…
Ama emaneti terk etmez.
Çünkü ahde vefa; şartlara göre şekillenen bir tercih değil, insanın inancıyla ve vicdanıyla taşıdığı bir sorumluluktur.
Zor zamanlarda safını haklının değil de güçlünün yanında seçenlerin, iyi günlerde söyledikleri sözler tartıda ağır gelmez. Kul hakkı; sözle hafifleyen değil, sabırla, adaletle ve bedel ödenerek taşınan bir yüktür.
Vefa; yola çıktıklarını, menfaat için yolda bulduklarıyla değiştirmemektir.
Ve unutmamak gerekir ki emanete sadakat göstermeyen, hiçbir dostluğun emanetini uzun süre taşıyamaz.
Çünkü kul hakkı;
sözle hafifleyen değil,
sabırla, adaletle ve bedelle taşınan bir yüktür.
Dileğimiz odur ki;
doğru zamanda doğru yerde durabilenlerden olalım.
Rabbim;
bizi doğru zamanda doğru yerde durabilenlerden,
Çıkarları için saf değiştirmeyenlerden,
emaneti omuzlarında bir yük değil,
bir şeref bilenlerden eylesin.
Âmin. Hüseyin AKDAŞ