02/04/2026
ÖZDEMİR ASAF İLE GEÇEN ZAMAN - OKTAY AKBAL
Kendiminkinden çok, onunkini merak ederdim. İnsan nasıl yaşlı olur? Nasıl bir şeydir yaşlılık? Kırk yaş, elli yaş, altmış yaş... Kimi vardır gözünüzün önüne gelir yaşlılık yılları. Bir türlü somut biçimde canlandıramazdım Özdemir Asaf’ın yaşlılık günlerini... Genç öleceğini düşünürdüm. Ozanlar genç ölür, ölmelidir, derdim içimden. “Ve bütün efsane işte o kadar.”
Serveti Fünun Dergisi’nin yönetim yeri ufacık bir odaydı. Bir masa, bir lamba, duvarlarda eski dolaplar, üç dört sandalye. Pencere basımevinin avlusuna bakar. Yıl 1943. Özdemir gelirdi koca paltosuyla, şemsiyesiyle. Yokuşu Semih Mümtaz S. ile çıkmış. Kadıköy’den Cağaloğlu’na birlikte gelmişler. Biri gider Tanin’e, biri de Serveti Fünun’a... Paltosunun cepleri yiyeceklerle doludur Özdemir’in. Neler! Köfteler, ekmekler, peynirler! Doymak bilmez bir iştah! Şiirler çıkarır, eski dolabı karıştırır, tozlu dergiler, kitaplar bulur, alır evine götürür, Özdemir Arun’du adı. ‘R’leri yumuşak ‘ğ’ olarak söyleyen bir delikanlı... Şair değil de sporcu daha çok. Futbol oynarmış, Boncuk Ömer’le çarpışmış bir maçta, çok sert oynuyorlarmış, o da öyle yapmış... ‘Yedigün’de, Özdemir Özdem’ diye şiirleri çıkıyormuş. Heceyle yazılmış ilk gençlik dizeleri... ‘Serveti Fünun,’ 1940 kuşağının ilerici atılımlarının dergisiydi. Bir önceki kuşağı ‘Tasfiye’ etmeye kalkmıştık. Herkes bize karşıydı. İlk kez Cumhuriyet kuşağı yazında başkaldırıyordu. Özdemir’e bir ‘ad’ bulmalı dedim, Özdemir Özdem’le şair olunmaz! Özdemir Yasaman, dedi nereden aklına estiyse, o da olmaz! Özdemir Arun, ama ‘r’leri söyleyemezse! ‘Babanın adı neydi?’ dedim. Asaf’mış... Tamam ‘Özdemir Asaf,’ işte bir şaire yaraşan ad... Hoş geldin Özdemir Asaf yazınımıza!.. Geliş işte o geliş...
İlk yayımlanan şiirlerinden benim en beğendiğim ‘Son Buluşma’ydı. Her ozan gibi bir kızı seviyordu. Kız Yüksek Ticaret’te, kendisi Hukuk bir de. Fatih’ten Atikali’ye uzanan ağaçlı cadde üstünde bir ev... “Kavuşmak yok ki cihanda ayrılık olsun, sil gözlerini - Ben seni sevdiğimden pişman değilim,” “Hem bazen de ayrılık öylesine gelir ki - Bir gelin gibi duvaklıdır” dediği solgun, ince bir genç kız...
(...)
Bir ara ‘Serveti Fünun’u tüm kente biz dağıttık. Alırdık elimize paketleri, Cavit Yamaç, Fahir Onger, ben ve Özdemir... Cağaloğlu’ndaki tütüncüye üç tane, Sirkeci’deki bayilere, oradan Köprüaltı, Yüksekkaldırım’dan Tünel başındaki satıcı, Beyoğlu Caddesi’ndeki madam, Taksim’deki dükkân, Harbiye, Şişli... Yüz mü yüz elli, bu kadarcıktı tüm satışı elli yıllık derginin! Bir de resmi aboneleri vardı, parti, halkevleri, dış işleri, iki üç yüz kadar... Özdemir’in türlü oyunları, esprileri, çılgınlıkları ile geçen bir iki saat...
Anılar gelip gidiyor. Gelip gidecek yaşadıkça...
(...)
Özdemir gazetecilik yaptı, sigortacılık yaptı, sonra askere gitti. Ben Ankara’daydım. Mektuplar geliyordu yedek subaylık yaptığı Erzurum’dan. Karlı geceleri anlatıyordu, mum ışığında yazılan şiirleri... Sonra Cağaloğlu’nda Vatan Gazetesi yanında bir bodrumda küçük bir basımevi açtı. Önce tek bir pedal vardı, sonra baskı makinesi de getirtti. En güzel, en temiz baskıları yaptı. İyiydi işi, para kazanıyordu. Ama içki vardı, içkili geceler, hatta sabahlar vardı. O güzel iş gide gide uçup gitti elinden. Kitapçı dükkânı açmak. Sonunda onu da yitirmek. En sonra da Bebek’te bir içkili yer. Bir zaman sonra onu da kapatmak...
Dış bir yaşamı yoktu Özdemir’in, içteydi hepsi. Birbirinden güzel baskılı, kendi dizerek, kendi basarak çıkardığı kitapları, ‘Dünya Kaçtı Gözüme’, ‘Sen Sen Sen’, ‘Yuvarlağın Köşeleri’, ‘Yumuşaklıklar Değil’, ‘Bir Kapı Önünde’, ‘Nasılsın’, son yıllarda da ‘Çiçekleri Yemeyin’ ve ‘Yalnızlık Paylaşılmaz’... Gerçek yaşam, o başladığı yarım bıraktığı işlerde değil, o sabahlara dek süren içkili zaman parçalarında değil. Hatta canına kıyma aşamasına gelen anlarında da değil. Dizelerinde, şiirlerinde, kitaplarında...
(...)
Evet, matineler, edebiyat matineleri!.. 1950’lerin sonlarına doğru tutkulu bir akımdı bu toplantılar. Liselerde, fakültelerde, tiyatrolarda, yurdun her yanında... Giderek bir matineciler takımı oluştu. Matine kralları! Özdemir Asaf bu ‘Kral’lardan biriydi. Sesi duruşu, dizeleri ile etkiliydi çok. Lavinia şiiri, Alfa şiiri bu matine günlerinin yıldızlı dizeleridir. Bir gün bir okulda tam şiirine başlayacakken bir genç kız kalktı yerinden, kapıya yöneldi. Özdemir “Sana gitme demiyorum” diye bağırdı mikrofondan. Kız durakladı, hemen oturdu oracığa, “sana gitme demeyeceğim - Ama Gitme Lavinia” dedi Özdemir ardından... Lavinia kimdi? Belki belirli bir kişi. Belki tüm sevilenler, özlenenler: “Yalanlar istiyorsan yalanlar söyleyeyim - İncinirsin” diyordu o kadına, o ozan... Bir de Necatigil vardı boynunu büküp Evler şiirlerini okuyup büyük alkış toplayan, bir de Attilâ İlhan, fularını boynuna dolayıp “Barbaros Bulvarı’nda düşeceğim” diye başlayınca salondakilerin içini titreten... Biz öykücüler de zaman zaman bir sanatçıya okuturduk öykümüzü, çok kez de kendimiz okurduk. Uzun düzyazının beş on dakika dinlenemeyeceğini bildiğimizden okurken öykünün orası burasını atlayarak... Asaf Halet Çelebi bir gün bu matinelerin parasal yönden bizlere yarar sağlamasını istemişti. “Hiç değilse beşer lira versinler. Hiç parasız gidip şiir okumak gururunu incitmiyor mu?” demişti.
Geçti gitti hepsi. İnsanlar, birer gölge gibi... O matinecilerden kalan kaç kişi? Yirmi beş otuz yaşların sanatçıları şimdi yaşasalar da eski kişiliklerinin soluk birer yansımasıdır artık. Bedri Rahmi, Necatigil, Özdemir Asaf’la birlikte gittiğimiz bir Zonguldak gezisi diriliverdi birden. TMTF’nin bir toplantısıydı. İki gün Zonguldak’ta kalmıştık, bir matine bir suare yapmıştık dördümüz. Sonra madenlere inmiştik, birer gece de Bolu’da kalıp dönmüştük. Unutulur mu böyle bir zaman parçası? (...)
“Beni bu telaş öldürecek” diye diye yaşadı, coşkun bir hızlılık, bir koşuşma içinde... Bir yere yetişmek ister gibi rakı kadehlerinde bir şeyler arayıp bulamayarak, bulamayacağını bilerek... Daha nice anı var, nice zaman parçası var yaşatılacak... Şimdi hepsi bir sis perdesi altında. Gün gün çıkacaklar ortaya... Bir gün beni de hepimizi de kendi karanlıklarının içine alıncaya dek...
-Oktay Akbal, Özdemir Asaf ile Geçen Zaman
(Anı Değil Yaşam)