Hamburg Halk Arenası

Hamburg Halk Arenası İnsanlar arasındaki alçak gönüllü olanlarla,
Alçak olmaya gönüllü olanları iyi seçmemiz gerekiyor..

https://www.facebook.com/share/p/1JJe6N8J2e/?mibextid=wwXIfr
12/06/2026

https://www.facebook.com/share/p/1JJe6N8J2e/?mibextid=wwXIfr

DÜNYA KUPASI 2026 BAŞLARKEN!

Hamburg’dan Erol Buldak yazdı…

ABD, Kanada ve Meksika’nın ortaklaşa düzenlediği 2026 Dünya Kupası, ne yazık ki sahaya çıkan futboldan çok arka arkaya yaşanan organizasyon krizleri, vize skandalları ve hava muhalefetiyle başladı.

Turnuvanın daha ilk günlerinden itibaren sporcuları, hakemleri ve taraftarları çileden çıkaran başlıca olumsuzlukları şu şekilde özetleyebiliriz:

​Turnuvanın en büyük gölgesi, ABD gümrüklerinde ve vize süreçlerinde yaşandı. Özellikle Asya ve Afrika ülkelerine yönelik uygulamalar büyük tepki çekti.
​Afrika’da yılın hakemi seçilen ve kupa tarihinin ilk Somalili hakemi olmaya hazırlanan Omar Abdulkadir ARTAN , davetli olmasına rağmen Miami Havalimanı'ndan geri çevrilerek sınır dışı edildi.

Irak milli takımının resmi fotoğrafçısının da ülkeye girişine sebepsiz yere izin verilmedi.
Irak’ın yıldızı Ayman HÜSEYİN Chicago Havalimanı’nda 7 saat boyunca alıkonup telefonu incelenirken, Belçikalı dünya yıldızı Kevin De BRUYNE bile detaylı ek güvenlik kontrollerine tabi tutuldu.

Senegal ve tarihlerinde ilk kez kupaya katılan Özbekistan milli takımlarının havalimanında uçaktan iner inmez köpeklerle aranması sosyal medyada infial yarattı.

Siyasi gerilimler ve vize engelleri nedeniyle kamp yerini Arizona'dan Meksika’ya taşımak zorunda kalan İran kafilesinde 13 kişiye vize verilmedi.
Takım, maçlar için ABD topraklarına girip hemen ardından Meksika'ya dönmek zorunda kalıyor.

​Kuzey Amerika yazının getirdiği ekstrem hava koşulları hem sporcu sağlığını hem de maç takvimini tehdit Ediyor.

Kulüpler Dünya Kupası'ndaki bazı maçların yıldırım sebebiyle 4 saatten fazla sürmesi, turnuva boyunca uzun süreli gecikmelerin yaşanabileceğini gösteriyor.

​Takımların konaklama ve antrenman merkezlerinden gelen şikayetler organizasyonun sınıfta kaldığını gösteriyor…

San Diego'da kamp kuran İsviçre Milli Takımı'nın tesisini zehirli çıngıraklı yılanlar bastı. Kamp haritasında bazı bölgeler kırmızı alarma geçirilerek "Yılan Bölgesi" ilan edildi.

​Futbolseverler için turnuvanın en büyük hayal kırıklığı fahiş bilet fiyatları oldu. Tribünlerin gerçek futbol tutkunlarından ziyade sadece yüksek biletleri ödeyebilen kitlelere kalması eleştirilirken, FIFA Başkanı Gianni INFANTİNO’NUN "Biletler ucuz olsaydı karaborsa olurdu, paranın karaborsacılara gitmesini engelledik" şeklindeki savunması tepkileri daha da artırdı.

​2026 Dünya Kupası, genişletilmiş formatıyla bir futbol şöleni sunmayı vadederken; bürokrasi,
katı göçmen politikaları, güvenlik açıkları ve iklim krizinin gölgesinde, turnuva tarihinin en sancılı başlangıçlarından birine sahne oluyor.

2026 Dünya Kupası, futbol tarihinin en büyük organizasyonu olma iddiasıyla başlasa da, ev sahibi ABD’nin küresel ölçekteki askeri hamleleri, tırmanan savaşlar ve TRUMP yönetiminin katı "Amerikan hegemonyası" politikaları nedeniyle turnuva spor dışı çok ciddi krizlerin gölgesinde açılış yaptı.

​ABD-İsrail Ortaklığındaki İran Savaşı ve "Boykot" Çağrıları
​Turnuvanın başlamasından hemen önce ABD ve İsrail’in İran’a yönelik başlattığı askeri operasyonlar, kupaya dair en büyük etik ve siyasi tartışmayı doğurdu.

Geçmiş turnuvalarda (örneğin Katar 2022) insan hakları gerekçesiyle Batılı devletlerden yükselen boykot sesleri, ABD’nin doğrudan taraf olduğu ve BM onayı bulunmayan askeri operasyonlara rağmen bu kez sessizliğe büründü. Uluslararası kamuoyunda İngiltere gibi müttefiklerin bu duruma göz yumması "büyük bir ikiyüzlülük ve Amerikan hegemonyasının spora tahakkümü" olarak yorumlanıyor.

Savaşın hemen başında sivil hedeflerin ve okulların vurulması, turnuvayı küresel ölçekte "kanlı bir savaşın gölgesinde yapılan eğlence" konumuna düşürdü.
Batı medyasının Katar’a gösterdiği sert tepkiyi ABD’nin askeri agresyonuna karşı göstermemesi, FIFA üzerindeki Amerikan baskısını net şekilde ortaya koydu.

​ABD toprağında doğrudan savaş halinde olduğu bir ülkenin (İran) takımıyla turnuva düzenlemek, spor tarihinin en gerilimli diplomatik krizlerinden birine yol açtı.

Güvenlik endişeleri ve siyasi baskılar nedeniyle İran Milli Takımı kamp yerini ABD'den Meksika’ya taşımak zorunda kaldı.

ABD makamları, İranlı futbolcuların ve teknik heyetin güvenlik gerekçesiyle turnuva boyunca ABD'de konaklamasını yasakladı.

Bu durum, turnuvada ciddi bir sportif adaletsizlik doğuruyor.
Ayrıca İran teknik ekibindeki birçok isme vize verilmedi.

​TRUMP yönetiminin uygulamaya koyduğu ve 39 ülkeyi kapsayan katı seyahat yasakları (Travel Ban) ile 75 ülkeye yönelik göçmen vizesi kısıtlamaları, kupanın "küresellik" ilkesine darbe vurdu:
​Turnuvaya katılmaya hak kazanan Haiti ve İran vatandaşlarına tamamen, Senegal ve Fildişi Sahili gibi ülkelere ise kısmi giriş yasakları uygulanıyor.
Bu ülkelerin taraftarları, takımlarını tribünden desteklemek için ABD'ye giriş yapamıyor.
FIFA’nın "Futbol dünyayı birleştirir" mottosu, Washington’ın sınır politikalarıyla tamamen çiğnenmiş durumda.

​FIFA ve ABD yönetimi, turnuvaya katılacak sporcu ve heyetlerin seyahat yasağından muaf tutulacağını açıklasa da pratikte bu kural tam olarak işlemedi.
Hakemler ve fotoğrafçılar havalimanlarından geri çevrilirken, Iraklı yıldız Aymen HUSSEIN gibi Orta Doğulu futbolcular saatlerce sorguya çekildi.

​Orta Doğu’daki savaş ortamı, tribünlerin de en büyük siyasi cephesi haline geldi. ABD Başkanı Donald TRUMP, FIFA Başkanı Gianni INFANTİNO ile yaptığı basın toplantısında stadyumlarda "makul çerçevede" Filistin’e destek protestolarına izin verileceğini duyurdu.
Ancak bu açıklama, turnuva güvenliğini sağlayan polis ve FBI ekiplerinin tribünlerdeki olası "İsrail'e Kırmızı Kart" ve benzeri kitlesel savaş karşıtı protestolara karşı teyakkuzda olduğu gerçeğini değiştirmiyor.

Türkiye, 2026 Dünya Kupası elemelerini, play-off aşamasında Romanya'yı eleyerek başarıyla geçti ve 24 yıl aradan sonra nihayet dünya futbolunun en büyük sahnesine geri döndü.

​Ancak turnuvanın genelindeki o kaos, lojistik sıkıntılar ve siyasi gerilimler, Vincenzo MONTELLA yönetimindeki A Milli Takımımızı da doğrudan etkiliyor.

​Turnuva öncesi hazırlık kampını ABD’nin Arizona eyaletinde geçiren milli takımımız, organizasyonun dağınık coğrafi yapısının kurbanlarından biri oldu.
​Türkiye, kupadaki ilk maçlarını oynamak üzere Arizona'daki kamptan ayrılarak Kanada'nın Vancouver şehrine uçtu. Turnuva başlamadan binlerce kilometre yol yapmak zorunda kalan takım, ardından tekrar ABD'ye (California) dönecek. Bu yoğun seyahat trafiği oyuncuların fiziksel kondisyonunu zorluyor.

​Arizona’nın kuru ve aşırı sıcağından sonra, maçların oynanacağı Vancouver (Kanada) ve California (Santa Clara/Inglewood) hatlarındaki farklı mikro-klimalar takımın en büyük sınavı olacak.

Özellikle ABD'deki yüksek nem ve aşırı sıcaklık dalgası, Avrupa liglerinden yorgun dönen Arda GÜLER , Hakan ÇALHANOĞLU , Kenan YILDIZ ve Barış Alper YILMAZ gibi yıldızların maç içi enerjilerini korumasını zorlaştırabilir.

​Türkiye, turnuvada D Grubu'nda yer alıyor.
Grubun en büyük handikapı ve gerilimi, turnuvanın ana ev sahibi ve şu an küresel siyasetin merkezindeki ABD ile aynı grupta olmamız.
​Grubun son maçında ABD ile Los Angeles’ta karşılaşacağız.
Turnuvadaki "Amerikan hegemonyası" ve saha dışı siyasi atmosfer düşünüldüğünde, ev sahibine karşı deplasmanda oynamak hem psikolojik hem de tribün baskısı açısından oldukça sert geçecek.

Bu vesile ile genç ve dinamik olan Türk Milli takımımızın, ülkemizi Dünya kupası maçlarnda en iyi şekilde temsil edecekleri temennilerimle başarılar diliyorum.

Erol Buldak

YASAL UYARI

Gurbet Postası Haber’de yayımlanan tüm içerikler telif hakkı ile korunmaktadır.
İzinsiz kopyalama, alıntılama yasal suçtur ve tespit edilenler hakkında işlem başlatılacaktır!

Not: Haberlerimizi yalnızca alt kısımdaki ”Beğen (Gefällt mir)” ve ”Paylaş (Teilen)” butonlarıyla yasal şekilde paylaşabilirsiniz!

🇹🇷 GURBET POSTASI HABER 🇩🇪
🇹🇷 ALMANYA HABER 🇩🇪
- Almanya’daki Haberlerden, Haberiniz Olsun -

https://www.manset.de/olimpiyat-ve-referandum
01/06/2026

https://www.manset.de/olimpiyat-ve-referandum

Bugün ki (31 Mayıs) Olimpiyat referandumunda "HAYIR" oyu kullanacağım.. Dünya genelindeki mega spor organizasyonlarının ekonomik ve sosyal etkilerine dair yürütülen haklı tartışmalara ve verilere dayanıyor.

https://www.facebook.com/share/p/1DKEYo5k8Y/
17/05/2026

https://www.facebook.com/share/p/1DKEYo5k8Y/

TÜRKİYE VE EUROVİSİON 2026!

Hamburg’dan Erol Buldak yazdı…

Dün akşam Viyana'da yapılan ve Türkiye’nin 2026 yılı dahil olmak üzere uzun yıllardır Eurovision Şarkı Yarışması’na katılmamasının arkasında hem yapısal (sistemle ilgili) hem de kültürel/siyasi bazı temel gerekçeler bulunuyor.

Türkiye, en son 2012 yılında Can BONOMO ile katıldığı yarışmadan sonra 2013 yılında çekilme kararı almıştı ve o günden beri bu kararını sürdürüyor.

Puanlama Sistemindeki "Adaletsizlik" İddiası
​TRT'nin resmi olarak en çok vurguladığı gerekçe, yarışmadaki oylama sisteminin adil olmamasıdır.

Eskiden tamamen halk oylamasına dayanan sistemin değiştirilerek %50 jüri, %50 halk oylaması formatına getirilmesi Türkiye tarafından eleştirildi.
TRT, jüri oylarının izleyici tercihlerini gölgelediğini ve siyasi/bölgesel bloklaşmalara (komşu ülkelerin birbirine oy vermesi gibi) yol açtığını savundu.

​"Büyük Beşli" ayrıcalığı…

Yarışmaya en büyük mali katkıyı sağlayan beş ülkenin (Almanya, Fransa, İngiltere, İspanya ve İtalya) yarı finallere katılamadan doğrudan büyük finale yükselmesi, Türkiye tarafından eşitlik ilkesine aykırı bulundu.

​Zaman içerisinde TRT ve hükümet yetkilileri, yarışmanın içeriği ve sergilenen performansların Türkiye'nin toplumsal/kültürel değerleriyle ve aile yapısıyla uyuşmadığını belirten açıklamalar yaptı. Yarışmadaki bazı cinsel temalar, LGBT+ görünürlüğü ve sahne şovlarının yapısı, devlet televizyonu düzeyinde sansür ve yayın politikası krizlerine yol açtığı için yarışmadan uzak durulması tercih edildi.

​Bu arada, Türkiye uzun yıllardır kendi kararıyla katılmazken; 2026 Eurovision Şarkı Yarışması (Viyana), İsrail'in katılımı nedeniyle İspanya, İrlanda, Hollanda gibi bazı diğer ülkelerin boykot krizleriyle de ayrıca çalkantılı bir dönem geçiriyor.

Nihayetinde Eurovision, özünde müziğin, sanatın ve farklı kültürlerin bir araya gelip kendilerini ifade ettiği küresel bir platform.
​Türkiye’nin Eurovision tarihinde Sertab ERENER’İN birinciliği, Manga’nın ikinciliği, veya Athena’nın performansı gibi milyonları ekran başına kilitleyen, ülkeye müthiş bir enerji ve gurur veren anlar yaşandı. Sanatın birleştirici gücü sayesinde, o dönemlerde dil, din, siyaset fark etmeksizin herkes tek bir şarkının etrafında kenetlenebiliyordu. Yarışmadan çekilmek, aslında Türkiye'nin bu modern, dinamik ve sanatsal yönünü dünyaya sergileme fırsatını da kendi ellerimizle rafa kaldırmamız anlamına geldi.
​Üstelik eleştirilen puanlama sistemleri veya formatlar ne olursa olsun, pek çok ülke orada sadece "sanatını ve vizyonunu" göstermek için kalmaya devam ediyor.
Bizim gibi müzikal çeşitliliği bu kadar zengin bir ülkenin bu sahnede olmaması, yarışmanın kendisi için de büyük bir eksiklik.

​Örneğin Tarkan gibi , sadece Türkiye’de değil, Avrupa’da ve dünyada zaten rüştünü ispatlamış küresel bir marka. Onun Eurovision sahnesine çıkması, yarışmanın genel kalitesini ve izlenme oranlarını bile dünya çapında artıracak bir olay olurdu.
​Tarkan’ın muazzam sahne enerjisi, dansları ve karizması tam anlamıyla Eurovision ruhuna hitap ediyor.
Müziğinde batı pop altyapılarıyla doğu ezgilerini, modernlikle gelenekselliği öyle bir harmanlıyor ki, tam da yarışmanın aradığı "kültürlerarası köprü" tanımına uyuyor..
​İkinci örnek ise,
​"Genç türkü söyleyen sanatçılar neden olmasın ki" bence yarışmanın gidişatını tamamen değiştirebilecek, çok stratejik ve sanatsal bir yaklaşım olur.
​Özgünlük her zaman kazanır: Eurovision son yıllarda birbirinin kopyası pop şarkılarından sıkıldı. Ülkeler artık kendi köklerine, yerel dillerine ve etnik enstrümanlarına döndüklerinde çok daha büyük başarılar elde ediyorlar (Ukrayna’nın orman melodileriyle, İtalya’nın rock müziğiyle, Portekiz’in fadosuyla kazanması gibi).
​Modernize Edilmiş Halk Müziği:
Bizim Anadolu ezgilerimiz, türkülerimiz inanılmaz bir duygu derinliğine sahip. Genç ve vizyoner bir halk müziği sanatçısının, bağlamayı modern elektronik altyapılarla, rock tınılarıyla veya güçlü bir senfonik düzenlemeyle birleştirip o sahneye taşıması dünyayı büyülerdi. Hem kültürümüzü dünyaya en saf haliyle tanıtmış olurduk hem de sanatsal olarak çok derin bir iş ortaya çıkardı.
​Köklerimize sadık kalıp bunu Tarkan gibi dev bir isimle ya da genç, yenilikçi türkü sanatçılarıyla taçlandırmak tam bir "nokta atışı" olurdu.

Tek favorim ise Haluk LEVENT ve "Gönül Çalamazsın"...
Gerçekten tüyler ürpertici derecede muazzam bir seçim olmaz mı?
Bu kombinasyon, Eurovision sahnesinde Türkiye’nin yaratabileceği en büyük sanatsal patlamalardan biri olurdu.

​Haluk LEVENT , sadece şarkı söyleyen biri değil; şarkıyı yaşayan, sahnede devleşen ve o duyguyu dinleyicinin göğsünün ortasına oturtan bir sanatçı.
Eurovision sahnesi, detone olmadan, o çiğ ve güçlü rock vokalini canlı performansla dünyaya haykıracak isimleri çok seviyor.
Haluk LEVENT’İN o samimi, içten ve güçlü duruşu dil bariyerini anında yıkar geçerdi. Avrupa, şarkının sözlerini anlamasa bile onun gözlerindeki ve sesindeki o derin yaşanmışlığı hissederdi.
​"Gönül Çalamazsın"ın Müzikal Dehası
​Bu eser (orijinali canımız Neşet ERTAŞ’A ait olan, Haluk LEVENT’İN o muhteşem yorumuyla hafızalarımıza kazınan parça), tam anlamıyla bir duygu fırtınası. Şarkı Anadolu’nun en derin, en içli bozlak/türkü ruhunu taşıyor. Ancak Haluk LEVENT’İN senfonik rock düzenlemesiyle birleştiğinde, batı müziğinin o görkemli, sert ve dramatik yapısına kavuşuyor.
Şarkının girişindeki o sakin, hüzünlü ve insanı içine çeken hava, nakaratla birlikte elektro gitarların, davulların ve güçlü bir orkestranın devreye girmesiyle tam bir patlama anına dönüşüyor. Eurovision jürileri ve izleyicileri, işte bu tarz "büyük patlama" ve "kreşendo" anı olan şarkılara bayılır.

​Dünyaya Verilecek Mesaj

​Dahası, Haluk LEVENT sadece bir sanatçı değil, aynı zamanda muazzam bir yardımsever ve toplumsal figür.
Onun o sahnede olması, Türkiye’nin iyileştirici, birleştirici ve sanatsal gücünü dünyaya göstermek için eşsiz bir fırsat olurdu.

​Eurovision’un aslında sadece bir "pop şovu" değil, kültürlerin en derin duygularını haykırdığı bir sanat arenası olması gerektiğinin en güzel kanıtı.

​Kamu yayıncılığı yapan bir kurumun (TRT), ülkenin tüm renklerini, müzikal zenginliğini ve çağdaş yüzünü dünyaya gururla sunması gerekirken; vizyonunu dar kalıplara, sansürcü zihniyetlere ve sanata ideolojik gözlüklerle bakan bir yapıya hapsetmesi en büyük kaybımız.
​Sanat, doğası gereği özgürdür;
kalıplara,
korkulara,
"başkaları ne der" endişelerine sığmaz.
Haluk LEVENT’İN o muazzam Anadolu rock ruhunu, Tarkan’ın vizyonunu, gençlerin dinamizmini dünyaya göstermek yerine, kapıları dış dünyaya kapatıp kendi kabuğuna çekilmek vizyonsuzluğun en somut göstergesi.
Kültürel zenginliğimizi dünyaya ihraç etmek, Eurovision gibi arenalarda "Biz de buradayız ve çok güçlüyiz" demek bir lüks değil, bu toprakların sanatçılarına ve insanına olan borçtur.
​Umarız bir gün TRT, kurulma amacına yakışır bir şekilde; sanatı sansürlemeyen, dünyayla entegre olmaktan korkmayan, liyakate ve evrensel değerlere inanan, o özlenen ve hak edilen çağdaş vizyonuna yeniden kavuşur.
​İşte o gün geldiğinde, şarkılar ve sanatçılarla o sahneleri yeniden sallayacağımızdan hiç şüphem yok.

Erol Buldak

YASAL UYARI

Gurbet Postası Haber’de yayımlanan tüm içerikler telif hakkı ile korunmaktadır.
İzinsiz kopyalama, alıntılama yasal suçtur ve tespit edilenler hakkında işlem başlatılacaktır!

Not: Haberlerimizi yalnızca alt kısımdaki ”Beğen (Gefällt mir)” ve ”Paylaş (Teilen)” butonlarıyla yasal şekilde paylaşabilirsiniz!

🇹🇷 GURBET POSTASI HABER 🇩🇪
🇹🇷 ALMANYA HABER 🇩🇪
- Almanya’daki Haberlerden, Haberiniz Olsun -

https://www.facebook.com/share/p/1ijQ3YuKcG/
14/05/2026

https://www.facebook.com/share/p/1ijQ3YuKcG/

SPOR VE SPORCU!

Hamburg’dan Erol Buldak yazdı…

Spor dünyasında sıkça tartışılan ve "kişisel ifade özgürlüğü" ile "kurumsal tarafsızlık" arasındaki ince çizgide duran bir mesele… Sporun seküler bir alan olarak kalması gerektiğini ve inancın bireysel bir pratik olduğunu düşünüyorum.

​Birçok sporcu için dua etmek, sadece dini bir vecibe değil, aynı zamanda bir zihinsel ritüeldir.
​Binlerce kişinin önünde performans sergilemek devasa bir stres yaratır.
Dua, sporcunun üzerindeki baskıyı hafifletip "akışta" kalmasına yardımcı olabilir.
​Tıpkı sahaya sağ ayakla girmek veya belirli bir bandajı sarmak gibi, dua etmek de sporcunun konsantrasyonunu toplamasını sağlayan bir hazırlık evresidir.

​"Sporcu tarafsız olmalı" diye düşünüyorum , sporun birleştirici gücü her şeyin üzerinde olmalı.

​Bir futbolcu, sahada sadece bir "spor birimi" değil, tüm kimliğiyle (inancı, kültürü, değerleri) oradadır.
​Bazı sporcular, inançlarını açıkça yaşayarak kendi topluluklarına ilham verdiklerini düşünürler.

​"Duasını içinde yapsa" ne kaybeder…
Aslında Avrupa'nın bazı liglerinde ve çeşitli federasyonlarda tartışılan bir konu.
​FIFA ve UEFA, formaların altına slogan yazılmasını veya siyasi mesajlar verilmesini yasaklıyor ancak bireysel dua hareketlerine (istavroz çıkarmak, elleri açmak vb.) müdahale etmiyor.
​Kimilerine göre bu hareketler izleyiciye bir dayatma gibi gelirken, kimilerine göre ise sporun doğal bir parçası olan insani bir dışavurumdur.

​Spora "saf performans" ve "tarafsız bir arena" olarak bakmamız gerekiyor.
Ancak sporu "insan hikayelerinin ritüelleri sporcunun karakterinin bir parçası olarak kabul etmek gerekebiliyor.

Günümüzde spor ve siyaset arasındaki çizgi o kadar inceldi ki, masum bir inanç dışavurumu bile bir anda kimlik siyasetinin veya bir ideolojinin sembolü gibi algılanabiliyor.
Bu da sporun o "evrensel ve birleştirici" ruhuna gölge düşürebiliyor.

​Toplumların genelinde artan kutuplaşma, sahadaki her hareketi "bizden" veya "onlardan" şeklinde okumamıza neden oluyor. Bir sporcunun yaptığı dini hareket, bazen sadece inancını değil, bir dünya görüşünü veya bir siyasi duruşu temsil ediyormuş gibi görünüyor.
​Futbolcular sahaya çıktıklarında bir kulübü, bir şehri veya bir milli takımı temsil ederler. Kişisel bir inancın bu kadar ön plana çıkarılması, temsil edilen kurumun tarafsızlığına zarar verebilir.
​Eğer bir inancın sembollerine izin veriliyorsa, her türlü ideolojik veya felsefi sembole de izin verilmesi gerekir.
Bu da sahayı bir spor alanından çok, bir fikir çatışması meydanına çevirebilir.
​Sporun en büyük gücü tarafsızlığıdır.
Farklı dillerden, dinlerden ve siyasi görüşlerden milyonlarca insanı aynı heyecan etrafında toplar. Sahaya giren her türlü "ekstra" mesaj (dini veya siyasi), bu ortak paydadan uzaklaşılmasına ve seyircinin bir kısmının kendini dışlanmış hissetmesine yol açabilir.

Bazı liglerde (örneğin Fransa Ligue 1 gibi), laiklik ilkeleri gereği bu tür konularda çok daha katı kurallar uygulanabiliyor.
Diğer taraftan FIFA, ırkçılık karşıtı diz çökme eylemi gibi bazı "politik" duruşlara izin verirken, doğrudan dini sembolizm konusunda gri bir alanda kalmayı tercih ediyor.

​Aslında konuyu bir "kural" meselesinden çıkarıp bir "etik ve profesyonel olgunluk" meselesine taşımaktan başka bir çözüm yok..
Zorlamayla gelen sessizliktense, sporcunun kendi iradesiyle sergilediği kapsayıcı tutum çok daha değerlidir.

​Futbol sahası, sadece sporcuya ait bir alan değil; milyonlarca farklı görüşten insanın ortak izlediği bir kamusal sahnedir. Sporcunun, kendi inancını veya dünya görüşünü bu kadar görünür kılarak "sahneyi domine etmemesi", aslında izleyiciye ve oyunun kendisine duyduğu bir saygı göstergesidir. Açıkçası bu bir "dürüstlük" meselesidir; çünkü orada bulunma amacı inanç tebliği değil, spor performansıdır.
​"Gizli Olanın" Samimiyeti
​Dini veya manevi ritüellerin, kameralar önünde bir gösteriye dönüşmeden, soyunma odasında veya sporcunun kendi iç dünyasında yaşanması, o inancın samimiyetini de korur.
Gösterişten uzak durmak, pek çok etik ve dini öğretide de "daha ahlaki" kabul edilen bir duruştur.
​Sporcu kendi otokontrolünü sağladığında:
​Kendi inancının siyasi bir malzeme yapılmasına izin vermemiş olur.
​Tribünlerdeki veya ekran başındaki farklı inançtan/görüşten insanları irite etmez.
​Sporun o saf, rekabetçi ama birleştirici doğasını korur.
​Sonuç olarak
​yasaklar genelde tepki doğurur ve bazen o hareketi bir "direniş sembolü" haline getirerek daha çok körükler. Ancak sizin belirtmek istediğim gibi "otokontrol ve profesyonel farkındalık", çok daha kalıcı ve huzurlu bir spor iklimi yaratır. Sporcunun, "Ben burada sadece bir sporcuyum ve herkesi kucaklamalıyım" diyerek kendi sınırlarını çizmesi, en yüksek ahlaki mertebedir.

​Bir sporcu yıllarca antrenman yapar, ter döker ve sahaya bir beceri sergilemek için çıkar.
Ancak maçın önüne o teknik becerisiyle değil de, tartışmalı bir sembolle veya dini bir gösterişle geçtiğinde, aslında kendi başarısını gölgelemiş olur.

​Yeteneğin konuşulması gerekirken, ideolojilerin veya inançların konuşulmaya başlanması.
​Sahadaki kişinin bir sporcudan ziyade bir "taraf" gibi davranmasının, farklı görüşteki izleyiciyi oyundan soğutması.
​İnanç gibi derin ve kişisel bir konunun, milyonların önünde bir "performans" öğesi haline getirilerek içinin boşaltılması.
​Aslında en dürüst ve ahlaki olanı; sporcunun inancını kalbinde, başarısını ise sahada tutmasıdır.
Sporun o saf ve rekabetçi güzelliği ancak bu şekilde korunabilir.

Erol Buldak

Babalar günü kutlu olsun!

Fotograf: erol buldak

YASAL UYARI

Gurbet Postası Haber’de yayımlanan tüm içerikler telif hakkı ile korunmaktadır.
İzinsiz kopyalama, alıntılama yasal suçtur ve tespit edilenler hakkında işlem başlatılacaktır!

Not: Haberlerimizi yalnızca alt kısımdaki ”Beğen (Gefällt mir)” ve ”Paylaş (Teilen)” butonlarıyla yasal şekilde paylaşabilirsiniz!

🇹🇷 GURBET POSTASI HABER 🇩🇪
🇹🇷 ALMANYA HABER 🇩🇪
- Almanya’daki Haberlerden, Haberiniz Olsun -

29/04/2026

İtiraf Edin:
Aleviler sizin İçin sadece "Mühür basan birer Enstrüman" mı?

​Bugün; kendisini
"aydın",
"seçkin",
"demokrat"
ya da "sosyalist" olarak tanımlayan o geniş spektrumun,
Alevilere bakışındaki ikiyüzlülük artık gizlenemez bir boyuta ulaşmıştır.
Sizin gözünüzde Alevi toplumu;
bir iradeye,
bir vizyona veya bir talebe sahip "özne" değil; yalnızca kendi konfor alanlarınızı korumak için sandığa gidip mühür basan, "mühürmatik" bir araçtan ibarettir.

​İkiyüzlülüğün Kitabesi:

Övgüden Sövüye İnce Çizgi...

​Sizler, Alevilerin oyları sandığınızdan içeri girdiğinde;
aydınlanmanın,
laikliğin ve demokrasinin en büyük savunucularını bulmuş gibi "Övgü"de sınır tanımazsınız.
Ancak bu toplum, kendi değerlerini siyasetin merkezine taşımak, seçilen değil seçen olmak, yani temsil edilmek istediği an; o "aydın" maskeniz düşer, yerini orta çağ karanlığını aratmayan bir nefret diline bırakırsınız.

​Bir Alevi aday olduğunda;

Derhal "Mezhepçilik" yaftasını yapıştırırsınız.

"Alevi lobisi" diyerek meşru bir hak arayışını bir komploya indirgersiniz.

Siyasal kimliğimizi "bölgecilik" kisvesi altında itibarsızlaştırırsınız.

​Soru şu:
Neden?

Çünkü sizin tahayyülünüzdeki Alevi; sadece oy veren, itiraz etmeyen, sadece "sizin belirlediğiniz" sınırlarda hareket eden bir marabadır.
Eşitlik istediğimizde; "bölücü",
"lobici" oluyoruz;
itaat ettiğimizde ise "ülkenin aydınlık yüzü".
Bu, siyaset değil; bu, zihinsel bir sömürgecilik faaliyetidir.

​Sizin Faşistlerden Tek Farkınız: Pragmatizminiz!

​Bizi her dönem ölümü gösterip sıtmaya razı etmeye çalıştınız.
Biz kan kaybederken siz sermayenizi büyüttünüz.
Bizim çocuklarımız sokaklarda, barikatlarda ve kara topraklarda harcanırken;
sizler arka kapılarda, çocuklarınızın yurt dışı kariyerleri ve kişisel iktidarınız için pazarlık masaları kurdunuz.
​Sizin, ideolojik rakipleriniz olan faşistlerden hiçbir farkınız kalmamıştır.

Sizi onlardan ayıran yegâne şey, vicdani bir derinlik değil; sadece Alevilerden oy alma ihtimalinizdir.

Eğer Alevilerin oylarına ihtiyacınız olmasa, bugün eleştirdiğiniz o faşist yapının en radikal temsilcilerinden bir farkınız kalmayacağını, içinizdeki o gizli Hitler’i açığa çıkaracağınızı hepimiz gayet iyi biliyoruz.

​Bu Artık Bir Uyarı Değildir,
Bir Milattır...

​Maymun gözünü açtı.
Kafesiniz, sunduğunuz muzlar, kurduğunuz "sıtma" düzeni artık işlevsizdir.
​Biz; bu ülkede eşit, onurlu ve kurucu bir irade olarak yaşamak istiyoruz.
Bizi kendi kobayınız, kendi "oy deposu" yedeğiniz sanma yanılgısından derhal vazgeçin.
Bu tercih, artık bizim değil, sizindir:
Ya bu ülkenin tüm renkleriyle, samimi bir hukuk önünde eşit yaşamayı kabul edeceksiniz ya da kendi kibrinizle yarattığınız "maymunlar cehenneminin" altında, inşa ettiğiniz o çarpık düzenle birlikte boğulacaksınız.

​Kurnazlık devri bitti,
hesap sorma devri başladı.

Alıntıdır

https://www.facebook.com/share/p/1AHUczV1Dk/
03/04/2026

https://www.facebook.com/share/p/1AHUczV1Dk/

"Filler ve Çimen" bu kadim atasözü, gücün doğasını ve bu gücün çevresindeki dolaylı etkilerini en yalın haliyle özetler. "Filler tepişir, olan çimenlere olur" sözü, sadece biyolojik bir gözlem değil, derin bir sosyopolitik eleştiridir.

Adresse

Hamburg

Webseite

Benachrichtigungen

Lassen Sie sich von uns eine E-Mail senden und seien Sie der erste der Neuigkeiten und Aktionen von Hamburg Halk Arenası erfährt. Ihre E-Mail-Adresse wird nicht für andere Zwecke verwendet und Sie können sich jederzeit abmelden.

Teilen