Dem parti Etimesgut ilçe örgütü

Dem parti Etimesgut ilçe örgütü Rêxistina Navçeya Etimesgut a Partiya Dem

Newroz Pîroz Be ‘Newroza Azadî û Yekîtiya Demokratîk’ ‘Özgürlük ve Demokrasi Newrozu’
14/03/2026

Newroz Pîroz Be
‘Newroza Azadî û Yekîtiya Demokratîk’ ‘Özgürlük ve Demokrasi Newrozu’

PYD Eşbaşkanlık Konseyi Üyesi Salih Müslim’in hayatını kaybettiğini büyük bir üzüntüyle öğrendik. Ömrünü halkının özgürl...
11/03/2026

PYD Eşbaşkanlık Konseyi Üyesi Salih Müslim’in hayatını kaybettiğini büyük bir üzüntüyle öğrendik.

Ömrünü halkının özgürlük mücadelesine adayan ve bu yolda en önde yürümekten bir an bile tereddüt etmeyen Salih Müslim’e rahmet, ailesine ve halkımıza başsağlığı diliyoruz.

Salih Müslim’in bıraktığı direniş mirası, kalbi halkının özgürlüğü için atan herkesin pusulası olacak. Müslim, başta Kürt halkı olmak üzere halkların belleğinde sonsuza kadar özgürlük ve demokrasi şehidi olarak yaşayacak.

Oxir be Hevalê Hêja, biranîna berxwedana te dê her û her rêya me ronî bike....

Basın Büromuzun açıklaması:Levent Gültekin’in Eş Genel Başkanımız Tuncer Bakırhan hakkında sarf ettiği sözleri kınıyoruz...
11/03/2026

Basın Büromuzun açıklaması:

Levent Gültekin’in Eş Genel Başkanımız Tuncer Bakırhan hakkında sarf ettiği sözleri kınıyoruz. Bir gazeteciye yakışan şey fikir üretmek, eleştiri yapmaktır; hakaret etmek değil.

Bir siyasi partinin eş genel başkanına “hödük” gibi ifadelerle saldırmak gazetecilik değil düpedüz seviyesizliktir. Halk iradesini temsil edenler hakkında böyle bir üslupla konuşmak gazetecilik değil bu ülkenin hiç de ihtiyacı olmayan bir zihniyetin tetikçiliğini yapmaktır.

Bu dili kullanmayı alışkanlık haline getiren bu had bilmez şahsiyetin bugüne kadar muktedire boyun eğdiğini ama muhalife hakaret etmekten geri kalmadığını herkes çok iyi bilmektedir.

Gültekin gazetecilik etiği ve ilkelerini hiçe saymakta, bir meczup ve trol gibi hareket etmektedir. Kendisine bir kez daha hatırlatıyoruz: Hakaret ile gazetecilik yapılmaz.

demparti.org.tr/tr/levent-gult…

Ortak Rapor Taslağına dair farklı görüşlerimizMilli Dayanışma, Kardeşlik ve Demokrasi Komisyonu tarafından hazırlanan Or...
18/02/2026

Ortak Rapor Taslağına dair farklı görüşlerimiz

Milli Dayanışma, Kardeşlik ve Demokrasi Komisyonu tarafından hazırlanan Ortak Rapor Taslağına ilişkin farklı görüşlerimiz:

Ortak Rapor Taslağının hazırlık sürecinde DEM Parti olarak ısrarla uzlaşma zeminini zorladığımızın, bunun için yapıcı bir rol üstlenmek konusunda özenli hareket ettiğimizin bilinmesini isteriz.

Ortak Rapor Taslağının, özellikle “SÜRECE İLİŞKİN YASAL DÜZENLEME ÖNERİLERİ” ve “DEMOKRATİKLEŞME İLE İLGİLİ ÖNERİLER” başlıklarında yol gösterici rolünü oynayacağına inanıyor; bu konuda demokratik geleceğe olan inancımızın bir gereği olarak elimizden gelen katkıyı sunacağımızın bilinmesini istiyoruz.

Komisyon çalışmaları ve Ortak Rapor Taslağı yazım sürecinde olduğu gibi bundan sonra da Barış ve Demokratik Toplum Sürecinde üstlendiğimiz tarihsel rolün sorumluluğuyla hareket edeceğimizi vurguluyor; sürecin gerektirdiği demokratik ve yapıcı yaklaşımdan taviz vermeyeceğimizi belirtiyoruz.
Ancak tüm çabalarımıza rağmen Ortak Rapor Taslağında yer alan kimi kavramlar ve yaklaşımlar hakkında farklı düşünüyoruz. Farklı düşüncelerimizi, gerekçeleriyle birlikte paylaşmak istiyoruz.

A. Komisyon Ortak Rapor Taslağında, “Terörsüz Türkiye süreci”, “terör örgütü”, “terör belası” gibi kavramların kullanılmasını uygun bulmuyoruz.

Buna göre;

1. Sürecin adı konusunda komisyona üye veren siyasal partiler arasında bir uzlaşı olmadığı için bu durumu gözetmeyen tek taraflı yaklaşımları doğru bulmadığımız gibi, bu türden yaklaşımlar ortak rapor yazımına ve uzlaşı arayışına da denk düşmemektedir. DEM Parti olarak mevcut süreci, Sayın Abdullah Öcalan’ın 27 Şubat 2025 tarihinde yaptığı çağrıya ismini veren Barış ve Demokratik Toplum Süreci olarak tanımlamaktayız. Anılan nedenlerle sürecin adının Ortak Rapor Taslağında “Terörsüz Türkiye” olarak ifade edilmesinin doğru olmadığını, bunun yerine TBMM bünyesinde kurulan komisyon ismindeki gibi “Milli Dayanışma, Kardeşlik ve Demokrasi” süreci adıyla nitelendirilmesi gerektiğini belirtmek isteriz.

2. Kürt meselesi “terör” kavramı ile anılamaz. Kürt meselesi vardır ve bu bir terör sorunu olarak görülemez. Kök nedenleri itibarıyla tek boyutlu bir sorun değildir; siyasal, sosyal, ekonomik, kültürel, tarihsel arka planı olan bir hak ve özgürlükler meselesidir. Bugün ısrarla “terör” diye tariflenen süreç, inkara dayalı politikaların ortaya çıkardığı çatışmalı süreçtir. Bu yönüyle Kürt meselesi bir sistem sorunu olduğu kadar, kimlik ve kültür sorunudur. Kürt halkının eşitlik ve özgürlük haklarının bütününü ve demokratikleşmeyi kapsar.

3. Kırk yılı aşkın süredir yaşanan çatışmalı sürecin binbir emekle sonlandırılmaya çalışıldığı bu dönemde halen ezber yaklaşımlarda ve eski tariflerde ısrar etmek, yaşanılan acılı dönemden gerekli dersleri çıkarmamış olmaktır. Rapor taslağının ilgili yerlerinde acıları bile tek taraflı tarif etmek ve Kürt halkının yaşadığı acıları görmezden gelmek kabul edilebilir değildir. Ortak gelecek, acıları ortaklaştırmakla ve paylaşmakla mümkündür. Ülke insanına lazım gelen, ortak bir gelecek tahayyülü ve ortak değerlerdir. Bu değerler ancak hakikatin kabulüyle mümkündür. Demokratik geleceğin inşasında ortak kavramlar, tanımlar ve yaklaşımlar geliştirmek önemlidir.

4. Kürt halkı ve dostları, ne Kürtlerin özgürlük ve eşitlik mücadelesini terör olarak ne de örgütlü mücadelesini terör örgütü olarak tarifledi. On yıllar boyunca onca zulme ve baskıya rağmen özgür ve eşit yaşam tutkusundan başka bir amacı olmayan Kürt halkı bu tanımlamaları kabul etmedi. Rapor taslağında anıldığı üzere çatışma çözüm literatürüne gerçekten bir “Türkiye Modeli” armağan edilmek isteniyorsa tüm halkların değerlerine saygılı olmakla yola çıkılmalıdır.

Toplumsal değerler tek taraflı tanımlamalarla inşa edilemez; bilakis bu tarz yaklaşımlar, komisyon dinlemelerinde de sıkça ifade edildiği üzere siyasal ve toplumsal sorunları yaratmaktadır. Bu vesileyle bir kez daha belirtmek isteriz ki gerçek kardeşlik, halkların ve inançların değerlerine eşit yaklaşmakla, ona eşit mesafelenmekle mümkündür. Ortak Rapor Taslağında yer verilen “Kürt'ün onurunun, Türk'ün gururunun korunması” ancak bu eşit yaklaşımla söz konusu olacaktır. Tüm bu gerekçelerle “Kürt halkı ve Kürt meselesi vardır” diyen milyonlara karşı sorumluluğumuz ve saygımız gereği “terör örgütü” kavramının Ortak Rapor Taslağında kullanılmasını doğru bulmuyoruz. Bu kapsamda; coğrafyamızda Türkler, Kürtler ve Araplarla birlikte birçok farklı etnisitelerin ve inanç gruplarının yaşadığını, halkların ve inançların arasındaki ilişkinin demokratik temelde kurulması gerektiğini düşünüyoruz.

5. Kürt meselesini çatışma zemininden uzaklaştırıp siyasi ve hukuki bir zemine çekmeye çalıştığımız bu dönemin baş mimarlarından, yürütücülerinden birisi olan Sayın Abdullah Öcalan’a yaklaşım da kritik önemdedir. Unutulmamalıdır ki Sayın Öcalan, 1993 yılından bugüne Kürt meselesinin demokratik çözümü konusunda stratejik bir çabanın sahibidir. Ayrıca son bir yılı aşkın süredir İmralı Adası'nın elverişsiz koşullarında ilmek ilmek barışı örmeye çalışmaktadır. Tüm sorunları çözmek için olağanüstü bir çaba göstermektedir. Bu yönüyle sürecin enfekte olmaması için hem sorun çözücüdür hem de sürecin öncülerindendir. Lideri olduğu PKK’ye yaptığı çağrıyla alınan kararlar, atılan adımlar ve son olarak Rojava’daki kriz esnasında geliştirdiği çözümle siyasal, örgütsel ve toplumsal gücünü göstermiştir. Tarihsel birikimi ve tecrübesi, tereddütsüz Demokratik Cumhuriyet çabası itibarıyla da kurucu siyasal aktörlerden birisi olan Sayın Öcalan’ın ve mücadelesinin taslak raporda ısrarla “terör”, “terör örgütü” gibi kavramlarla birlikte tanımlanmasını, sürecin hukuku ve gereklilikleri noktasında doğru bulmamaktayız.

B. Komisyon Ortak Rapor Taslağının “HAK VE ÖZGÜRLÜKLERİN GENİŞLETİLMESİ İLE İLGİLİ DÜZENLEMELER” başlığı altında “Doğuştan gelen dokunulamaz ve devredilemez…” hakların başta anadili hakkı ve kimlik/kültür hakları gibi insanlık değerlerini ve evrensel hakları içerdiğini özellikle belirtmek isteriz.

Anadili, yalnızca bir iletişim aracı değildir; düşünme biçimini, öğrenme süreçlerini, duygulanım dünyasını ve toplumsal aidiyet hissini belirleyen kurucu bir unsurdur. Türkiye’de farklı dil ve kültüre sahip milyonlarca insanın, başta Kürtçe olmak üzere anadili hakkına yönelik kısıtlayıcı düzenlemelerin, uygulamaların ve kamusal engellerin ortadan kaldırılması ve çok dillilik ile barışılması gerekmektedir.

Sonuç olarak; Ortak Rapor Taslağının dili, tek taraflı bir dil olmamalıdır. Birçok kesimde farklı travmatik etkiler yaratan birçok kavram yeniden değerlendirilmelidir. Metnin ruhuna, sahici ve toplumsal vicdana hitap eden bir dil yerleştirilmelidir. Barış sadece sonuç değil, yöntemin ve dilin kendisidir aynı zamanda. Unutmayalım ki dil kırılgansa sonuç da kırılgan olma ihtimalini barındırır.

GÜLİSTAN KILIÇ KOÇYİĞİT
MERAL DANIŞ BEŞTAŞ
HAKKI SARUHAN OLUÇ
CELAL FIRAT
CENGİZ ÇİÇEK

18 Şubat 2026

Bakırhan: Sürecin istikameti komisyon raporu ve çerçeve yasa temelinde belirlenecektirEş Genel Başkanımız Tuncer Bakırha...
18/02/2026

Bakırhan: Sürecin istikameti komisyon raporu ve çerçeve yasa temelinde belirlenecektir

Eş Genel Başkanımız Tuncer Bakırhan, haftalık Meclis Grup Toplantımızda güncel gelişmelere dair değerlendirmelerde bulundu. Bakırhan, şunları söyledi:

İki gün sonra Ramazan ayının ilk günü. Ramazan ayının fakire, fukaraya, emekçiye, ezilene bereket getirmesini diliyorum. Yine bir yıldır devam eden Barış ve Demokratik Toplum Sürecinin başarıya ulaşmasına vesile olmasını diliyorum. Şimdiden tüm halklarımızın Ramazan ayını kutluyorum.

Emekli, emekçi, genç, kadın herkes ekonomik enkazın altında yaşam mücadelesi veriyor

Ekonomiyle başlayacağız. Herkesin iyi bildiği, yaşadığı ve hissettiği bir mesele ama değinmeden de olmuyor. Çünkü toplumun en büyük sorunlarından biri de ekonomi. Buradan siyasi partiler, bütün muhalefet mensupları olarak sık sık bu meseleyi dile getiriyoruz. Ancak sesimizi duyuramıyoruz ya da duyuyorlar ama bir şey yapamadıkları için de bir türlü cevap veremiyorlar. Türkiye’de emekli, emekçi, genç, kadın hemen herkes büyük bir ekonomik enkazın altında yaşam mücadelesi veriyor. Bakın, yaşıyor demiyoruz, yaşam mücadelesi veriyor diyoruz. Peki, nedir yaşamak? Yaşamak insanların başını yastığa kaygısız koyduğu ve gelirinin giderine yettiği bir düzendir. Muhtemelen toplumun yüzde 80’i kaygısız başını yastığa koymuyor. Siz bunu iyi biliyorsunuz. Zaten gelir de giderlere yetmiyor. Sürekli borçlanma, sürekli açık. Kart borçlarının asgarisini ödeyerek, gelecek aya devrederek insanlar yaşamaya devam ediyor. İnşallah bu Ramazan ayı bunun düzelmesine vesile olur, bu kötü tabloyu yaratanlar da ekonomik kriz ve kaos karşısında yeni çözüm yolları bulmaya çalışır.

Milyonlarca insan yaşamıyor, hayatta kalma mücadelesi veriyor

Türkiye’de milyonların isteği çok basittir: Rahat nefes almak ve yarınlara güvenle bakmak. Çok zor şey söyledik, değil mi? Bu sebeple milyonlar yaşamıyor, hayatta kalma mücadelesi veriyor. Maalesef Türkiye'de milyonlar ayakta kalma mücadelesi veriyor, yaşam mücadelesi veriyor. Şimdi vereceğim rakamlar Türkiye'nin gerçek tablosudur. Öyle yazılıp çizilenler, anlatılanlar gibi değildir. Evet, birileri şatafatlı hayatlar yaşıyor. Kimler yaşıyor? Türkiye'de en iyi yaşayanlar faiz baronlarıdır. Ocak ayında faiz ödemeleri geçen yılın Ocak ayına göre yüzde 180 artmış. Yani enflasyonu yüzde 30'larda gösteriyorlar, işçi ve emekçilerin ücretlerine de enflasyon oranında zam yapıyorlar ama faize ödenen para yüzde 180. Yani 456,4 milyar lira sadece faize ödenmiş. Bu bir rekor. Rekor da kırıyoruz bazen yani haksızlık yapmayalım. Bu şatafatı, yolsuzluk yapanlar yaşıyor. Uluslararası Şeffaflık Örgütü diye bir örgüt var. Yani hiçbir iktidardan beslenmeyen bağımsız ve tarafsız gözlemleri var. Onların yayımladığı 2025 yılı raporunda yolsuzluk algı endeksi sonuçlarına göre Türkiye 124. sırada. Yani dünyanın en büyük on ekonomisinden biri olan ülkemiz yolsuzluk endeksinde 124. sırada. Şimdi faize ver, zenginlerden vergi alma, yolsuzlukta 124. sırada ol. Ne yapsın fakir fukara, emekli? İşte sizin yastığınıza başınızı güvenle koymanızı gerektirecek bütün sebepleri ortadan kaldırmışlar maşallah. Yine kamu kaynaklarını har vurup harman savuranlar da iyi yaşıyor. Hakkını vermek lazım. Yani yaşayanlar var.

Küçük azınlık mutlu yaşıyor, büyük çoğunluk ise ayakta kalmaya çalışıyor

Türkiye'nin cari dengesi Aralık ayında 7 milyar 253 milyon dolar açık vererek 8 ayın rekorunu kırmış. Yani kötü gidiş rekorlarını tazeliyoruz. Egale edilmesine de razıyız ama maşallah açık arayla sürekli fazla veriyor. Bu kadar yolsuzluğun, faizin, israfın, beceriksizliğin olduğu bir ülkede yoksula, garibana, emekliye, emekçiye tabii ki bir şey düşmez. Aylardır söylüyoruz. Enflasyon sadece yoksulluğu derinleştirmiyor; kurumları, toplumu, insanları da içten içe çürütüyor. Bugün küçük bir azınlık mutlu yaşıyor, büyük çoğunluk ise ayakta kalmaya çalışıyor. Geçen gün Antep’te Pervin Başkan ile birlikte bir halk toplantısına katıldık. Tabii biz gidince sadece kendi gündemlerimizi anlatmıyoruz, insanlar kendi dertlerini de gelip bize anlatıyorlar. Anlatıyorlar ki biz de buralarda anlatalım. Arif adında bir amca geldi. Burada oturan birçok arkadaş gibi o da emekli. 20 bin 396 lira alıyor. Evde üç kişi bu parayla geçiniyor. Bu üç kişiden biri de genç bir kadın arkadaş. Üniversiteyi bitirmiş, iş arıyor. Arif dayı 20.000 lirayla üç kişilik bir aileyi geçindiriyor, Türkiye'de muhtemelen milyonlarca insanın yaptığı gibi. Anlattığına göre maaşından 6.000 lira üzerindeki bir para doğalgaz, elektrik, su ve telefon faturalarına gidiyor. Yani ne oldu? Asgari ücretin yüzde 30'u sadece faturalara gitti. Arif dayı üç kişiyi kalan o parayla nasıl yedirsin, nasıl içirsin? O gencecik üniversiteyi bitirmiş kadın arkadaş hiç dışarı çıkmasın mı, bir kafeye gitmesin mi, arkadaşlarıyla buluşmasın mı? İşte Türkiye'de emeklinin hali budur.

Emekli kirasını ödeyemiyor, geçinemiyor ve çöp topluyor

Yine geçenlerde İzmir'de bir emekli vatandaş feryat figan ediyordu. 70 yaşında ama çöplerden kağıt ve plastik topluyordu. Biri ne iş yaptığını sordu. “Ben emekliyim ama emekli maaşımla geçinemiyorum, kiramı ödeyemiyorum. Onun için çöp topluyorum” dedi. “10 liraya aldığım şeyi yarın 15 lira, 20 liraya alıyorum. Esnafa sorduğumda da ‘İster al, ister alma’ diyor. Lanet olsun böyle yaşama!” dedi. İşte Türkiye'de emeklilerin hali budur. Şimdi soruyoruz iktidara: Ya bu emekli ne yapsın? O paspas sopalarıyla televizyonlarda Ortadoğu'ya girip çıkanlar, hikaye anlatanlar da bir zahmet 20.000 lirayla bir ay nasıl geçinilir anlatsınlar da görelim. Çok ayıp, çok yazık.

Ekonomi şefleri halk yerine sermayeyi önceliyor

Dünyada da ekonomik kriz yaşanıyormuş diyorlar. Biz de biliyoruz. Tabii ki ekonomik kriz de yaşanır, yaşanılacak da. 30'larda, 70'lerde, 90'larda Türkiye'de ekonomik kriz de yaşandı. Ama hiçbir zaman böyle bir ekonomik kriz görmedik. 2018'den beri iktidarın bir türlü çözemediği büyük bir ekonomik kriz yaşıyoruz. Biz yaşıyoruz ama beyefendiler bir türlü ekonomik kriz olduğunu ve bununla baş edemediklerini itiraf etmiyorlar. DEM Parti olarak aslında bu krizden nasıl çıkılabileceğinin reçetesini sunuyoruz. Bakın, çok fazla değil, dört başlık sayacağım. Geliri adil dağıtırsak, vergide adaleti sağlarsak, halkı önceleyen kararlar alırsak -ki bizim ekonomi şefleri maşallah halk yerine sermayeyi önceliyor- ve faiz lobilerine verdiğimiz parayı emeklilere, emekçilere dağıtırsak emin olun ki yaşadığımız ekonomik krizi büyük oranda aşarız. Bu dört kalemde çalışacaklar ve bir yol yöntem bulacaklar. 2018'den beridir çözemedikleri ekonomik krizin de belki cevabını bulacaklar.

Toplumu ekonomik olarak savunmak da bizim görevimizdir

Biz bir yandan iktidarın bu yanlış politikalarıyla mücadele ederken, diğer yandan da örgütlü yapımızla ve yerel yönetimlerimizle birlikte bu krizin yakıcı etkilerini yaşayan halklarımızla dayanışmaya devam ediyoruz. Buradan il-ilçe örgütlerimize ve belediyelerimize bir çağrı yapmak istiyorum: Her DEM Partili kendi sofrasındaki bereketin komşusunda da olup olmadığını araştırmalıdır. Unutmayalım ki bizim partimiz yoksulların gönül verdiği bir partidir. Dolayısıyla bize düşen de nerede bir boş tencere varsa o boş tencerenin dolması için elimizden gelen bütün çabayı ortaya koymaktır. Ramazan ayında da il-ilçe örgütlerimizin ve belediyelerimizin yoksul kardeşlerimizle, geçinemeyenlerle, ihtiyacı olanlarla daha çok dayanışması gerektiğini bir kez daha belirtmek istiyorum. Çünkü biz iktidarın umurunda değiliz. Bir taraftan da toplumu savunmak diye bir tez var, bizim tezimizdir. Savunmak hep yanlış anlaşılıyor. İşte ekonomik olarak da toplumu savunmak bizim görevimizdir, DEM Partililerin görevidir.

Bizi dinleyen bütün yurttaşlarımıza da çağrı yapıyorum. Aşı, ekmeği ve işi olmayan; mutfağında yemek pişmeyen bütün dostlarımız, kardeşlerimiz ilçe örgütlerimize ve belediyelerimize başvursun. DEM Parti bu zor günleri dayanışarak ve paylaşarak atlatmanın mücadelesini verdi, vermeye devam edecek.

Emperyalist kışkırtmalara ve savaş planlarına karşı Demokratik Ortadoğu Birliğini öneriyoruz

Ortadoğu başlıklarımızdan biri. Türkiye'de ekonomik krizler kadar diplomatik krizler de yaşıyoruz. Geçen hafta Dışişleri Bakanının bir televizyon programında, “Suriye'den sonra sıra Irak'ta” demesi büyük bir krize neden oldu. Bu beyanat nedeniyle Bağdat Büyükelçisi hem Irak Dışişleri Bakanlığına hem de Haşdi Şabi'nin başkanlık ofisine çağrıldı. Diplomatik normlara uygun ikaz yapıldı. Bu sözler üzerine Cumhurbaşkanı da Irak Başbakanı Sudani'yi aramak zorunda kaldı. İran'da yeni savaş senaryolarının açıkça konuşulduğu, Irak üzerinden hesaplaşıldığı bir dönemde Sayın Bakan'ın bu sözlerinin arka planı üzerinde de biraz durmak zorundayız. Öyle yabana atılacak sözler değil. Ortadoğu'nun yeni düğümü Irak’ta atılmak isteniyor. Yeni düzen tartışmalarında egemenlik vurgusu öne çıkarılıyor. Bu egemenlik Şii-Sünni bloklaşmaları üzerinden kuruluyor. Ancak uyarıyoruz: Irak ne Libya'ya ne Suriye'ye benzer. Irak'taki hareketlenme Suriye'den İran'a, Yemen'den Lübnan'a kadar geniş bir coğrafyayı etkiler. Peki, böyle bir ortamda Türkiye nasıl bir pozisyon almalıdır? Türkiye, etnik ve inançsal fay hatlarını tetikleyen senaryolardan uzak durmalıdır. Özellikle Kürtleri bahane ederek Şengal'e, Mahmur'a, Erbil'e yeni tehditler savurmak doğru bir tutum değildir.

Sayın Fidan'a açıkça soruyoruz: Şengal'de, Mahmur’da, Federe Kürdistan Bölgesi'nde yeni hesaplar mı devreye sokmak istiyorsunuz? Eğer böyle bir yaklaşım varsa bu hem barış sürecine hem 86 milyonun geleceğine karşı yapılacak en büyük yanlış olur. Aksine yapılması gereken, Kürtlerle stratejik ve tarihi ittifaklar kurmaktır. Birlikte büyütmektir, birlikte büyümektir. Bu konuda da somut bir teklifimiz var. Emperyalist kışkırtmalara ve savaş planlarına karşı Demokratik Ortadoğu Birliğini öneriyoruz. Sınırlara ve ulusal egemenliklere saygı duyulduğu ve sınır geçişlerinin kolaylaştırıldığı -yani Kürt'ün Kürt'le rahatlıkla buluştuğu bir geçişkenlikten bahsediyoruz- Demokratik Ortadoğu Birliğinin kurulmasından yanayız. Halkların, yeniden yerinden yönetim haklarının güvenceye alındığı, etnik veya mezhep üstünlüklerinin olmadığı, ekmeğin adil ve eşit bölündüğü bir Demokratik Ortadoğu Birliği teklifi yapıyoruz. Aslında bu yıllardır Kürt hareketi tarafından yapılan bir tekliftir. Bu teklifimiz sadece siyaset kurumuna değil, herkesedir. Bu çağrımız özellikle de iktidara yöneliktir. Türkiye de Kürtlerle ilişkilerini demokratik bir zemine çekerek bölgesel bir barış vizyonuyla ancak bu birliğe katkı sunabilir.

İmralı’da 27 yıldır çözüm iradesi var

İki gün önce 15 Şubat'tı. Kürtlerin kara gün olarak nitelendirdiği bir gündü. Ortadoğu 27 yıl önce bir kez daha kaosun ve krizin zemini haline getirilmek istendi. Afganistan'dan Irak'a, oradan Libya'ya ve tüm Ortadoğu'ya uzanan kaos planının ilk adımlarından biri Sayın Öcalan’a dönük 15 Şubat Uluslararası Komplosuydu. Yani komplo Sayın Öcalan ile başlatıldı. 15 Şubat bugün bile devlet aklı ve Türkiye siyaseti tarafından tam olarak çözümlenmemiştir. Kaybedilen tam 27 yıl var. Kürtler de kaybetti, Türkiye de kaybetti. 86 milyon hepimiz kaybettik. Oysa 27 yıldır İmralı’da bir çözüm iradesi var. Bu irade 15 Şubat Komplosunu 27 Şubat çağrısıyla birlikte boşa çıkardı. Ancak bu komplocu akıl Rojava'ya saldırılarla devam ettirilmek istendi. Sayın Öcalan bu sürece de İmralı Cezaevinden müdahale ederek ikinci uluslararası komployu da boşa çıkarmıştır. Bu konuda emeğine sağlık diyoruz. Selam, sevgi ve teşekkürlerimizi iletiyoruz. Şimdi biz de soruyoruz: 22 Ekim'de Sayın Öcalan'a barış çağrısı yapıldı mı? Evet, yapıldı. 27 Şubat çağrısıyla Sayın Öcalan 52 yıllık çatışmalı ortamı tek seferde bitirdi mi? Bitirdi. Milyonlarca insan kendisine siyasi irademdir diyor mu? Diyor. Fikirleri sadece Kürtler tarafından değil çok geniş bir kesim tarafından takip ediliyor mu? Ediliyor.

Tarihin tanıklığı Sayın Öcalan'ın çözüm adresi olduğunu gösteriyor

Bir yılda Sayın Öcalan süreci şiddet ve ayrışma zemininden demokratik ve toplumsal siyaset zeminine geçirdi mi? Geçirdi. Bu müzakere yeteneği ve gücü var mı? Var. Peki, bu kadar önemli bir aktörün rolü ve fikirleri neden kamuoyuna doğru anlatılmıyor? Televizyonları açtığınız zaman hala o eski hakaret dili kullanılıyor. Yorumlar ve değerlendirmeler yapılıyor. Sayın Öcalan daima çözüm mercii iken neden bilinçli bir şekilde sanki sorunun bir kaynağıymış gibi gösterilmeye çalışılıyor? Bunu iktidar yanlısı medyaya da söylüyorum. Yazan, çizenlere, değerlendirme yapan herkese söylüyorum. Tarihin tanıklığı Sayın Öcalan'ın çözüm adresi olduğunu gösteriyor. Biz de gördük. O zaman herkes tutarlı davranmalı, gereken ciddiyeti göstermeli. Sayın Öcalan'ın rolünü oynamasının önündeki engellerin kaldırılması için bir çaba içerisinde olmalıdır. Bu netlik hem sürecin başarısı hem de toplumsal huzur için artık vazgeçilmezdir. Kalıcı ve sürdürülebilir bir barış için Sayın Öcalan'ın statüsü ve çalışma koşulları fiili değil, resmi ve yasal bir düzenlemeyle belirlenmeli ve güvence altına alınmalıdır. Çünkü fiili düzenlemeler geçicidir. 100 yıldır Kürtler bu coğrafyada çok söz duydu, çok fiili düzenleme gördü ama hepsi de birileri tarafından yok sayıldı ve ortadan kaldırıldı. Adı konmamış, resmî zemini olmayan hiçbir düzenleme artık kalıcı barış için yeterli bir temel oluşturmaz.

Mesele bugünü değil tarihi kurtarmaktır, geleceği doğru temel üzerine kurmaktır

Dün heyetimiz İmralı'da Sayın Öcalan'la bir görüşme gerçekleştirdi. Sayın Öcalan, “Günü değil tarihi kurtarmaktan söz ediyoruz. Tarih de Kürtsüz olmaz” diyor. Daha ne desin? Ama bazıları günü, ayı, yılı kurtarmaya çalışıyor. Karşısındaki akıl yüzyılları kurtarmaya çalışıyor. Bu yüzyılın demokratik bir zeminde barışçıl bir şekilde devam etmesi için de Kürt'ün de olması gerektiğini belirtiyor. Biz de tam olarak bundan bahsediyoruz. Mesele bugünü değil tarihi kurtarmaktır, geleceği doğru temel üzerine kurmaktır. Bunu gerçekleştirmek için de Sayın Öcalan'ın dahil olduğu, süreci siyasetin dili ve iradesiyle yürütecek bir koordinasyon mekanizmasına acilen ihtiyaç vardır. Bu mekanizma iktidar ve muhalefetin sürece katılımını sağlayacak, güvenlik ve siyasetin dengesini de kuracaktır. Sürecin hızlı ve güçlü bir şekilde ilerlemesine de katkı sunacaktır.

Siyasi parti liderlerini bir zirvede bir araya gelmeye çağırıyoruz

Şimdi çok önemli bir çağrı daha yapmak istiyorum. 100 yıllık bir meseleyi tartıştığımız bu süreçte bütün siyasi parti liderlerini bir zirvede bir araya gelmeye çağırıyoruz. Artık ayrımızı, gayrımızı, farklılıklarımızı bir tarafa bırakalım diyoruz. Türkiye’nin iyiliği ve barışı için siyasi liderler olarak bir araya gelip çözümü konuşalım. 100 yıllık bir mesele tartışılıyor. Bugün siyasi parti liderleri olarak bir araya gelmeyeceksek ne zaman geleceğiz? Bu sebeple buradan bu çağrımızı tekrarlıyoruz. Kürt meselesi başta olmak üzere Türkiye’nin temel ve köklü sorunlarını çözmek için Sayın Cumhurbaşkanının ev sahipliğinde bir liderler zirvesi toplanmalıdır. Artık Kürt meselesinin çözümü de Türkiye’nin de demokratikleşmesi de ertelenemez. Gündelik siyasetin malzemesi yapılamaz. Hiçbir siyasi liderin bu sorumluluktan kaçma lüksü yok. Bu sebeple geleceği birlikte yazabilecek bir zemini var etmek için tüm liderlerin dahil olduğu liderler zirvesini artık gerçekleştirelim. Liderler zirvesiyle çözümün siyasal iradesini gelin hep birlikte pekiştirelim.

Sürecin istikameti, komisyon raporu ve çerçeve yasa temelinde kalıcı çözüm yaklaşımlarıyla belirlenecektir

TBMM’de kurulan Milli Dayanışma, Kardeşlik ve Demokrasi Komisyonunun gerek yaptığı dinlemeleri gerekse İmralı’da Sayın Öcalan ile yaptığı görüşmeleri önemsediğimizi belirtmiştik. Komisyonun önünde şimdi çok önemli bir görev var. Somut bir yol haritası ve belirgin bir siyasi takvimi olan raporunu hazırlayıp artık Meclis’e sunması gerekiyor. Tekrar ediyoruz; rapor yeni tariflerle uğraşmamalı, sürecin gereklerine odaklanmalıdır. Rapor tarihsel korkulara ve tabulara sıkıştırılmamalıdır. Yeni bir perspektif içermelidir. Tarihi işler yeni bir siyasi dille yapılır. Eski dille “Yeni Türkiye” raporu çıkarılamaz. Eski zihniyetle demokratik Türkiye'yi inşa edecek bir rapor oluşturulamaz. Çok açık söyleyelim ki 40 yıldır bize vura vura söyletemediklerini, bugün bize gül uzatarak asla söyletemezler. Bu rapor Kürt meselesini terör parantezine almamalıdır. Kürt meselesi bir terör meselesi değildir; demokrasi ve özgürlükler meselesidir. Bir güvenlik meselesi değildir. Meclis raporu ve buna dayalı olası düzenlemeler, meseleyi asimilasyon mantığıyla ele alır ve terör parantezine sıkıştırırsa demokratik çözüm yara alır. Sürecin istikameti komisyon raporu ve çerçeve yasa temelinde kalıcı veya geçici çözüm yaklaşımlarıyla belirlenecektir. Biz, artık palyatif değil kalıcı çözümlere odaklanmalıyız diyoruz. Kürt meselesini siyasi ve hukuki zemine çekecek somut ve kalıcı adımları hayata geçirmeliyiz diyoruz. Bu sebeple komisyonun raporu yenilikçi, ezberlerden uzak, demokratik ve kapsayıcı olmalıdır ki yeni bir yaşamın kapıları aralansın.

Münih’teki fotoğraf Kürtlerin Şam'la birlikte yürüme iradesini göstermiştir

Yine önemli bir gündemimiz var. Münih’teki konferans. Sadece bir konferans değildi. Orada aslında çok tarihi adımlar, kareler ve diplomatik girişimler vardı. Hafta sonunda Almanya'daki Münih Güvenlik Konferansında, Suriye ve dahilindeki Mazlum Kobani ve İlham Ahmed'in Fransa Cumhurbaşkanı, ABD Dışişleri Bakanı, Suudi heyeti ve birçok ülke temsilcisiyle görüşmeleri oldu. Bu görüşmeler tarihi önemdeydi. Bu görüntü Suriye'nin Kürtlerle güçlü olduğunu, Kürtlerin Şam'la birlikte yürüme iradesi olduğunu göstermiştir. Biz yine bir grup toplantısında burada söylemiştik; neden Sayın Mazlum Abdi, Sayın İlham Ahmed’i Türkiye davet etmez, konuşmaz, görüşmez demiştik. Kıyamet kopmuştu. Bildik yorumlar ve tanımlamalar yapılmıştı. İşte siz buraya çağırmazsanız Almanya'da aynı masada otururlar. Hem de dünyanın süper güçleri onlarla görüşmek için sıraya girer. Dolayısıyla bu treni kaçırdık. Umarım bundan sonraki adımlarımızda biraz daha kapsayıcı oluruz. Bütün dünyanın meşru ve resmi olarak gördüğü Rojava’daki Kürtlerin temsilcileriyle ilişkilerimizi de doğru bir zeminde, doğru bir dille kurarız.

Münih Konferansı göstermiştir ki Kürtler bitmemiştir, aksine masadadır

Şimdi bir taraftan da orada 30 Ocak Mutabakatı oldu. Bir grup var ki ne yapılsa bir türlü tatmin olmuyor. Kürtlerin lehine mi çalışıyorlar, demokrasi olsun istiyorlar mı anlamakta güçlük çekiyoruz. Rojava'da Kürtler bitti diye bağırıp çağırıp sevinenler vardı. Münih Güvenlik Konferansındaki görüntüler bir kez daha onları yanıltmıştır. Bir kez daha boşa düşürmüştür. Münih'te Kürtler kendi iradesiyle ve temsilcileriyle birlikte Suriye Devleti içerisinde yer alarak uluslararası görüşmelerde bulunmuş ve tarihi bir gelişme kaydetmiştir. Kürtler bitmemiştir, aksine masada Suriye Devleti ile birlikte halkının haklarını uluslararası zeminde sahiplenmiş ve savunmuştur. Kabul edilmişlerdir. Kürt'ün iradesini tanıyan Suriye'nin birliği de güçlenmiştir. Uluslararası düzende Suriye'nin varlığı daha fazla meşru hale gelmiştir. Kürt'le kavga eden bir Suriye'yi, El Şara’yı kim ne yapsın? İşte Kürt'le birlikte dünyanın süper güçleri görüştü. Birliğin, beraberliğin, hakkı hukuku tanıyan bir yaklaşımın fotoğrafıdır orası.

Kriz üretenlere karşı biz çözümü savunmaya devam edeceğiz

Bu görüntüyle birlikte geçtiğimiz ayın başında Suriye'de Arap-Kürt savaşı çıkarmak isteyenler de boşa düşmüştür. Orada savaş olmamıştır. Demokratik bir zemin için bir başlangıç yapılmıştır. O demokratik zemini inşallah orada Kürtler büyütecek, biz de buradan destek vereceğiz. Değerli arkadaşlar, herkes bilsin ki kriz üretenlere karşı biz çözümü savunmaya devam edeceğiz. Nifak tohumları ekenlere karşı ortak yaşamı savunacağız. Çatışma arayanlara karşı barışı savunacağız ve bu yolumuzdan asla dönmeyeceğiz.

17 Şubat 2026

Hevserokê Partiya me ya DEM'e  Birêz Tuncer Bakırhan, ligel rêveberiya parêzgeha Enqerê û rêveberiya navçeya Etimesgutê,...
12/02/2026

Hevserokê Partiya me ya DEM'e Birêz Tuncer Bakırhan, ligel rêveberiya parêzgeha Enqerê û rêveberiya navçeya Etimesgutê, beşdarî serdana sersaxiyê ya ji bo hevjîna Ecevit Barik bûn.
Me ser nave partiye sersaxî xwest.
Xwede bi rihma xwe şa bike

Dem Parti Eş genel başkanımız Sayın Tuncer Bakırhan Ankara il yönetimi Etimesgut ilçe yonetimi ile beraber Ecevit Barik'in eşinin taziyesinde
bulunduk parti olarak baş sağlığı diledik
Allah rahmet etsin

Çinarê edebiyata Kurdî Mehmet Emîn Bozarslan koça dawî kir. Gelê Kurd wî jî û keda wî ya mezin ji bo zimanê Kurdî jî ji ...
09/02/2026

Çinarê edebiyata Kurdî Mehmet Emîn Bozarslan koça dawî kir.

Gelê Kurd wî jî û keda wî ya mezin ji bo zimanê Kurdî jî ji bîr nake.
Serê me û gelê me sax be.

Kürt yazar, araştırmacı ve çevirmen Mehmet Emin Bozarslan’ı kaybettik.

Kürt dilinin yazı ve edebiyat alanında gelişmesi için ömrünü adayan, Mem û Zîn’i günümüz Kürtçesine kazandıran Bozarslan’ı saygı ve minnetle uğurluyoruz.
Anısı ve emeği halkımızın belleğinde yaşayacak.

Bakırhan: Süreç açısından beklentimiz açık; somut adımlar somut sonuçlar!Eş Genel Başkanımız Tuncer Bakırhan'ın, Indepen...
08/02/2026

Bakırhan: Süreç açısından beklentimiz açık; somut adımlar somut sonuçlar!

Eş Genel Başkanımız Tuncer Bakırhan'ın, Independent Türkçe'ye verdiği röportaj:

Suriye’de 30 Ocak’ta varılan anlaşma ile yeni bir dönem başladı. Bu anlaşmayı ve yeni dönemi nasıl yorumluyorsunuz?

Bu anlaşmanın başarısı siyaseten sonuç üretmesine bağlıdır. Malum söz uçar, icraat kalır. Bu bakımdan mutabakatının hemen ardından Kobanê, Haseke ve Kamışlo’da entegrasyon adımlarının başlaması umut vericidir. Yine diyebilirim ki bu uzlaşı, aktüelde yaşanan gelişmelere bakıldığında, Ortadoğu’nun kangrenleşmiş yarasına sürülen etkili bir merhemdir. Anlaşma sonrası Sayın Erdoğan ve Bahçeli’nin destek açıklamaları son derece kıymetlidir. “Komşu komşunun külüne muhtaçtır” diyen hikmetli bir atasözü vardır. İşte Türkiye, bu anlaşmanın sadece askeri değil; ticarete, sokağa ve yaşama dokunması için aktif bir destekçisi olmalıdır diye düşünüyorum.

2026 dünyasında artık köhnemiş "tekçi" dayatmaların yerini, halkların kendi renkleriyle katıldığı yerel demokrasiye bırakması çok kıymetlidir. Daha önce de ifade ettik. Merkez ile yerelin çatışması değil, uyumu Suriye’nin birliğini kurtaracaktır.

Bu anlaşma sonrası sürecin de hızlanması gerektiği bir gerçektir. Toplumun da siyaset kurumundan beklentisi budur. Bu yeni dönem, coğrafyamızın barış anahtarı olarak sıkıca sahiplenilmelidir.

Suriye Demokratik Güçleri (SDG) ile Şam arasında imzalanan anlaşma Türkiye’nin kendi iç barış sürecine nasıl bir imkan veya zorluk yaratır?

Söz konusu anlaşmaya tarafların riayet etmesi durumunda başta Türkiye olmak üzere tüm bölgeye etkisi son derece olumlu olacaktır. Ama özellikle Türkiye’de yürüyen sürecin ivmesini iki temel nedenden ötürü artıracağına inanıyorum. Birincisi; Rojava, Türkiye’nin güvenlik kaygı eşiğini yükselten önemli bir faktör olarak görülüyordu. Siyasi, idari ve toplumsal özgünlüğünü koruyarak Şam ile uzlaşan bir Rojava, zamanla bu kaygı eşiğini düşürecektir.İkincisi; Türkiye’deki Kürtlerle Rojava Kürtleri arasında çok yakın sosyolojik, tarihsel ve siyasi bağlar vardır. Türkiye’nin Rojava’ya tehdit penceresinden bakmaması, Kürtlerin de sürece olan güvenini ve desteğini güçlendirecektir.Türkiye’nin kaygısının azaldığı, Kürtlerin memnun olduğu bir Rojava denklemi, Türkiye’nin iç barışına muazzam ölçüde olumlu yansıyacaktır. İki komşu ev arasındaki duvar alçaldığında, her iki taraf da rahat nefes alır; Rojava’daki normalleşme de Türkiye’nin iç huzuruna giden yolda kritik bir dönüm noktası olacaktır.

Devlet Bahçeli’nin son dönemde Kürt meselesine dair kullandığı dili nasıl tanımlıyorsunuz? Bu açıklamaları bir zihniyet değişiminin işareti olarak mı görüyorsunuz, yoksa konjonktürel çıkışlar mı? Bununla bağlantılı olarak Bahçeli sürecin arkasında durduğunu da “dönen dönsün ben dönmezem yolumdan” diye açıkladı. Hedef olarak da “Anadolu huzura, Öcalan umuda, Ahmet’ler makama, Demirtaş yuvasına dönünceye kadar kararımız net” diye özetledi. Bu açıklamanın sürece etkisi ne olur?

Sayın Bahçeli’nin grup toplantısında umut hakkına, kayyımlara ve Sayın Demirtaş’a dair söyledikleri önemlidir. Bir süredir Suriye gündemiyle sessiz moda alınan sürecin tekrar esas gündem olmasını sağlayan kritik bir açıklamadır. Vurgu boyutu ile ikinci bir 22 Ekim diyebiliriz.Sayın Bahçeli’nin bahsettiği adımların atılmasıyla Suriye’deki gelişmeler ve komisyon sürecinden ötürü bir süredir sessiz moda alınan barış ve demokratik toplum sürecinin önü açılır. Süreç gündemine dönmemiz gereken bu günlerde, ön açıcı ve hızlandırıcı adımların iktidar tarafından atılması gerekiyor.

Öte yandan Sayın Bahçeli’nin partimize dönük çağrısı ve kaygılarını da dinledik. Eminiz ki, en çok Sayın Bahçeli ve MHP’liler bizim barış talebinde ne kadar ısrarcı ve inatçı olduğumuzu biliyor. Sayın Öcalan’ın 27 Şubat’ta yaptığı Asrın Çağrısı’na hem fikri hem de kalben katılıyoruz, destekçisiyiz. Çağrının barışa dönüşmesi için elimizden geleni yaptık ve yapmaya devam edeceğiz.

Bu kapsamda, Sayın Bahçeli’nin açıklamalarının bize bakan yönü açıktır. Üstümüze düşeni yaparız. Fakat iktidarın, Sayın Bahçeli’nin bahsettiği ve süreci hızlandıracak, önünü açacak adımları atması hepimizin ortak beklentisi ve talebidir.

SDG-Şam arasında çatışmalar sürerken, özellikle Irak Kürdistan Özerk bölgesinde yaşayan halkın, Suriye Kürtlerine desteği çarpıcıydı. Öncesinde KDP ve KYB, Türkiye Kürtlerine daha mesafeli yaklaşırken bu açık desteği nasıl yorumladınız? Kürtlerin birliğinden kastınız ne? Kürt Ulusal Birliği"ni sağlama zamanıdır sözleriniz çok tartışılıyor ne demek istiyorsunuz?

Kürt halkı bugün farklı ülkelerin sınırları içinde, farklı coğrafyalarda, farklı toplumsal koşullar ve kültürlerde yaşıyor. Ama eşit yurttaşlık, kimliğin tanınması, dil-kültür hakları, adalet, barış ve demokrasi gibi temel talepler bakımından ortak bir kaderi ve ortak bir duygusu var. Bir yerde inkâr, baskı ya da hak ihlali yaşandığında, buna karşı duygudaş olmak, ses olmak, demokratik dayanışmayı büyütmek zaten en doğal tutumdur. Dolayısıyla bizim “ulusal birlik” çağrımız; hak temelli, demokratik, barışçıl bir birlik çağrısıdır. Grup bağlamında ifade ettiğim “Ulusal birlik” çağrısı; dört parçanın birleşmesi gibi jeopolitik bir hedef değil. Tarif ettiğimiz ulusal birlik; ruhta, duyguda, dayanışmada ve siyasette ortak tutumdur. Toplumu gerilime sürükleyen, korku üreten yorumlara değil; demokratik siyaseti güçlendiren, ortak aklı büyüten, barışı çoğaltan bir anlayışa işaret eder. Bu birlik, çatışmayı değil; diyaloğu, çözümü ve toplumsal dayanışmayı büyütmek içindir.

Cumhurbaşkanı Sayın Erdoğan, Orta Doğu gezisinin dönüşünde Suriye’deki anlaşma ve Meclis Komisyonuna dair önemli açıklamalar yaptı. Bu açıklamaları nasıl değerlendirdiniz?

Sayın Cumhurbaşkanı’nın Şam-Rojava çatışmasında daha itidalli bir dil tutturması ve son dönemdeki sürece yönelik pozitif açıklamalarını önemsiyoruz. Türkiye’nin üzerindeki Suriye yükünün hafiflemesi, ülkemizin barış ve demokrasi menziline daha kararlı adımlarla yürümesi için tarihi bir fırsattır. Dış cephede kapanan her yara, iç barış için açılan bir kapı olmalıdır. Komisyon çalışmalarının uzlaşı zemininde olgunlaşmasını ve Türkiye’yi gerçekten ferahlatacak bir ufuk açmasını bekliyoruz. Ancak artık sözün eyleme, raporun hayata dönüşme zamanıdır. Hukuki düzenlemeler yapılmalı, özgürlük alanı genişlemeli, toplumsal barışın önündeki engeller kaldırılmalıdır. Beklentimiz açık: Somut adımlar, somut sonuçlar.

DEM Parti, Türkiye siyasetinde nasıl bir rol üstlenmek istiyor: Dengeleyici mi, dönüştürücü mü? Size ve partinize yönelik eleştiriler var, fırsatı heba ettiğiniz söylemlerini nasıl karşılıyorsunuz?

DEM Parti Türkiye siyasetinde 3. Yol’u temsil ediyor. Farklı kimliklerin demokratik, eşit ve özgür bir aradalığı, iktisadi kaynakların eşit dağılımı, ekolojik yaşamın korunması, toplumsal cinsiyet eşitliği gibi siyasetin ve toplumun eşitlik ekseninde kurulmasını sağlayan politika setlerine sahibiz. Biz en kapsayıcı Türkiye partisiyiz. Kürt meselesinde çatışmasızlık zemini sağlandığında üzerimizdeki kara propaganda kalkacak ve 86 milyonu en güçlü şekilde kapsadığımız ve temsil edebileceğimiz daha net şekilde görülecek. Buna inanıyoruz. Biz gerçek bir Türkiye partisiyiz. Türkiye nasıl farklı kimlikleri, düşünceleri ve inançları bir arada taşıyorsa, DEM Parti de bu çeşitliliği içinde barındıran çok sesli bir partidir. Bu yüzden, devletin demokratik dönüşümü temelinde siyaseti ve toplumu dönüştürecek bir güce sahibiz.

Oy hesaplarına sıkışmayan; siyaseti toplumsal sorunların çözümü ve demokratik toplumun inşasının kalbi gören bir anlayışla hareket ediyoruz. Hatalarımız olmadı mı? Oldu, yine olabilir. Esas olan hatayı kabul etmek, ders çıkarmak ve tekrarlamamaktır. HEP’ten bugüne eksiklerimizi halkımızla eleştiri-özeleştiri, değişim ve yeniden yapılanmayla aştık.

Süreci “heba ettik” iddiası bizim açımızdan üzerinde durulacak bir gündem değil. Bunu söyleyenler gayet iyi biliyor sürecin heba olmadığını. Bundan ötürü partimize ve arkadaşlarımıza haksızlık doğru değildir. Süreç heba olmadı, olmayacak; biz onu güçlendirmek için gece gündüz çalışıyoruz.

Terörsüz Türkiye konusunda bir isim değişikliğine gideceği ifade ediliyor. Sizce yeni isim ne olmalı?

Toplumsal bir barış ve uzlaşı arayışının olduğu yerde, her açıdan dengeyi gözetmek çok önemlidir. Yaklaşık iki yıldır “Demokratik Toplum ve Barış” başlığı ile çalışmalar yürüttük. Bu bakımdan, “Demokratik Türkiye” ismi neden olmasın?

Silah bırakmanın geri dönülmez hale gelmesi için hangi eşiklerin aşılması gerekiyor? Silahsızlanmış bir PKK sonrası sürecin gerçek anlamda sürdürülebilir olması için devletin hangi yasal adımları atması gerekir?

Bu, hepimizi ilgilendiren önemli bir sorudur. Bu anlamda çok net şekilde şunu ifade etmek isterim. Silah bırakmanın “geri dönülmez” hale gelmesi; siyaset, hukuk ve güvenlik eşiklerinin adil temelde aşılması ile olur. Çünkü Kürtler açısından mesele şudur: Silahlar sustuğunda, boşalan yere hukuk mu gelir, yoksa daha katı bir inkâr mı? Bu sorunun cevabı her şeyi belirler. Bu bakımdan, hukuki güvence en önemli ve ilk aşılması olması gereken eşiktir. İkincisi, seçilmiş iradenin korunduğu, ifade-örgütlenme-siyaset özgürlüğünün sağlandığı, kültürel hakların eşitçe yaşandığı siyasal eşiğe dair kafalardaki soru işaretlerinin kalkmasıdır. Silahtan sonra ne olacağına dair “şu şu” şeklinde bir liste değil, temel bir mantık lazım. Bu mantık da ikna edici olmalıdır. Bu açıdan TBMM düşündüğümüzden de tarihi bir fırsat ile karşı karşıyadır. Devlet, atılacak adımlara dar bir perspektiften bakarsa yanlış okur, fakat hakiki yaklaşırsa, sonucun ‘cumhuriyetin demokratikleşmesi’ olduğu görülecektir. Özetle belirttiğim üç eşik aşılırsa güven hali oluşacak, tarih yön değiştirecek.

DEM Parti, Türkiye siyasetinde nasıl bir rol üstlenmek istiyor: Dengeleyici mi, dönüştürücü mü? Hem Kürt siyaseti hem Devlet sizce nasıl bir dönüşüm geçirmeli?

PKK’nin silahları yakmasıyla birlikte yarım yüzyıldır ülke siyasetini felç eden bölünme korkusu nesnel zeminini tümüyle yitirmiş, bu korkunun artık kati şekilde sona erme gerekliliği doğmuştur. Bu korku yarım asırdır hukukun, demokrasinin ve özgürlüklerin gelişmesini engelledi. 22 Ekim ve 27 Şubat’ta, bünyemize nüfuz eden bu korkuyu aşma iradesi gösterildi. Siyaset için tarihi bir fırsat penceresi açıldı. Hem devlet hem de Kürt siyasi hareketi ezberlerini bozmalı. Devlet, Kürt’e kuşkucu gözle bakmayı bırakmalı. En önemlisi de inkarı artık reddetmeli. Kürt siyasi hareketi de itirazdan kurucu bir siyaset aksına geçme özgüvenini göstermelidir.

Kürtler sadece bulundukları coğrafyada değil, yaşadıkları ülkelerin başkentlerinde de güçlü olabilmelidir. Kürtlüğü koruyan ama Kürdü de aşan bir politik hattı güçlendirmelidir. Çünkü Kürtlüğün bir asabiyesi var, bir dinamizmi var, bunu kimse inkar edemez. Ama sadece hedef çıtası Kürtler olan bir siyaset de başarılı olamaz. Kürtlüğün asabiyesi ve dinamizmi ile Ankara’nın siyasi aklı bir araya gelsin. İşte o zaman bu Cumhuriyet ikinci yüzyılına gerçekten sağlam bir adım atmış olur. Cumhuriyeti, referansı hukuk, karakteri demokrasi olacak şekilde güçlendirelim. Bu değerlerle tahkim edilmiş bir Cumhuriyet, Türkiye’nin önündeki yüz yıllarını garantilemiş olur. Ankara da Kürdün merkeze gelişine hazır olmalı, korkularını aşmalı. Kimsenin kimseye etnik kimliğinden, inancından ötürü kuşkuyla bakmadığı, herkesin bu topraklarda eşit yurttaş olduğu bir Türkiye mümkün. Korku değil, güven üzerine kurulu bir Demokratik Cumhuriyet mümkün. DEM Parti olarak devletin demokrasiye dümen kırması için dönüştürücü; toplumsal kaygıları düşürmek adına da dengeleyici olmayı hedefliyoruz.

Geçtiğimiz günlerde sosyal medyada ve bazı haber sitelerinde Devlet Bahçeli’yi arayıp Nusaybin’deki konuşmadan ötürü özür dilediğiniz yazıldı. Haber doğru mu? Sayın Bahçeli’den özür dilediniz mi?

Siyaset diyalogsuz olmaz; görüşme ve fikir alışverişi siyasetin temelidir. Yeri ve zamanı geldiğinde Sayın Bahçeli ile elbette görüşürüz. Ülkenin barışa, demokrasiye ve ortak akla ihtiyacı var. Bu ihtiyaç için temas da görüşme de ilkesel olarak mümkündür ve olmalıdır. Ancak yakın zamanda Sayın Bahçeli ile herhangi bir görüşme gerçekleşmedi. Ama gerçekleşmesi barışa ulaşma yolunda faydalı olacaktır. Bu tür operasyonel haberlerle müzakere ve diyaloğun önüne geçilmesi hedefleniyorsa başarılı olamayacaklar.

CHP umut hakkı başta olmak üzere bazı konularda daha temkinli yaklaşıyor. Suriye konusunda tutumunu nasıl buldunuz? CHP’nin bu süreçte tutumunu nasıl buluyorsunuz?

CHP Genel Başkanı Sayın Özgür Özel’in Suriye sürecindeki duruşu gerçekten değerliydi. Özellikle Kürtlere yönelik ırkçı söylemlerin yükseldiği günlerde gösterdiği sağduyulu tavır siyasete örnek oldu. Kendileriyle görüşmemizde de belirttiğimiz gibi, bu dil tam da ülkenin ihtiyacı olan dildir. CHP’nin bu sürece katkısı hayati önemde ve şimdiye kadarki sağduyulu yaklaşımları umut verici. Toplumun beklentileri, ülke olarak önümüzdeki görevler belli. Şimdi demokrasi ve hukuk alanında somut adımlar atma zamanı. Cumhuriyet’in ikinci yüzyılı, CHP için tarihi bir sorumluluk çağrısıdır. Birinci yüzyılın kurucu partisi CHP, ikinci yüzyılda barışa cesurca katkı sunarak demokratik zeminde Cumhuriyeti payidar kılabilir. Bu, sadece bir siyasi tercih değil, tarihin hepimize ve CHP’ye verdiği bir misyondur. Umut hakkı, sadece bir şahsa değil, Türkiye’nin toplumsal barış umudunu güçlendirecek bir düzenleme olarak görülmelidir. Çünkü umut hakkı yalnızca hukuki bir düzenleme değil, toplumsal barışın inşasında köprü görevi görecek bir düzenlemedir. CHP’nin barış sürecine yapacağı önemli katkılardan biri olabilir.

CHP, bu süreçte atacağı cesur adımlarla sürecin taşıyıcı gücü haline gelebilir. Suriye meselesinde gösterdiği sağduyuyu ve cesareti bu süreçte de gösterebileceğine inanıyoruz.

Röportaj: Nevzat Çiçek

8 Şubat 2026

Address

Etimesgut Atakent Mahallesi
Etimesgut
06790

Opening Hours

Monday 07:00 - 17:00
Tuesday 09:00 - 17:00
Wednesday 07:00 - 17:00
Thursday 07:00 - 17:00
Friday 07:00 - 17:00
Saturday 07:00 - 17:00
Sunday 07:00 - 18:00

Alerts

Be the first to know and let us send you an email when Dem parti Etimesgut ilçe örgütü posts news and promotions. Your email address will not be used for any other purpose, and you can unsubscribe at any time.

Share