Kürecik TV Kültür Sanat Edebiyat

Kürecik TV Kültür Sanat Edebiyat Kürecik TV Kültür Sanat Edebiyat

İNSAN HİÇ DÜZELİRMİGeçmişimi değiştirmenin bir yolu olsa diye düşündüğüm zamanlardan şimdi nefret ediyorum. Neden sözcüğ...
12/09/2026

İNSAN HİÇ DÜZELİRMİ
Geçmişimi değiştirmenin bir yolu olsa diye düşündüğüm zamanlardan şimdi nefret ediyorum. Neden sözcüğü ile başlayan sorular kulağımı tırmalıyor? Merak karşılıksız kalmamalı, hemen giderilmeli. Ben bir sokak çocuğuyum. Sokak çocuğu olarak doğdum. Anne karnında iken bile sokakların sesini tanıyor ve dinliyordum. Beni içinde saklayan o yumuşak kabuk, ayna görevi görüyor, bütün yansımaları toplayıp, zihnime gönderiyordu. Her şey orada depolanıyordu. O zamanlar nasıl da mutluydum. Mutluluk ne diye sorarsanız? O zamanlar derim. O zamanlar, uzun zamanlar, tanımsız zamanlar, nedensiz zamanlardı. Toprağa ayak basar basmaz ona ait olduğumu hissettim. Diğer canlılara olduğu gibi bana karşı da kayıtsız kalmadı. Toprakla birlikte büyüyüp serpildim, değişip dönüştüm. Benim dünyamda toprak, sokağın ve hayatın diğer adıydı.

Çocuktum, görmek, düşünmek, eylemek için çok çok gençtim. Genelevin yakınındaydı evimiz. Tam arkasındaydı desem daha doğru olacak. İçine hiç girmedim ama genelevle aynı sokak, aynı güneş, aynı gece, aynı yağmura doğdum. Keşke girseydim. Benim için daha iyi olurdu. Bir genelev piçi olarak doğmak oldukça itibarlı olmalı. Ya da tam tersi. İnsanın yarattığı en aşağılık mı, yoksa en yüce yer mi diye de düşünmeden edemiyorum?

Kardeşimi öldürdüler. Kargınmış toplumsal sistemin zavallı, zayıf fikirli bir kurbanıydı. Taşla kafasını ezdiler. Aptalmış! Doğuştan aptal olanların yaşama hakkı yokmuş. Toplumsal çürümenin en zayıf kurbanı unvanı aldı. Annem benim büyüğümü çamaşır ipiyle astı. Yoo yoo deli değildi. Çıldırmamıştı da. Aksine çok akıllıydı. Kendi doğurduğunu kendisinin yemesinden daha ulvi bir eylem olabilir miydi? Eylemi, onu, beni gözümde ilahlaştırdı. İnsanlık tarihinde, yaratanlar, katledenler ve egemenler hep kutsanmıyor muydu, yazılan metinler, çizilen resimler öyle demiyor muydu?

Annem gece gündüz çalışmış, her şeyden vazgeçmiş, her şeyini bizim için feda etmişti. O kendini feda edince biz de onu feda ettik. Hep öyle olmaz mı? Biri bizim için kendinden vazgeçince, arlanıp utanmadan canı çıkıncaya değin üstünde tepiniriz. Kazandığı para azdı ama sahip olduğumuz tek şeydi. Bizimle alay eden, horlayan ve bizi parçalara ayıran ilk kişiler, yakınlarımızdı. Yani insan kardeşlerimizdi! Sahiplerinin onları tekmelemesini engellemeye çalışırsanız sizi ilk ısıracak zavallı yaratıklar, özbeöz kardeşleriniz olur. Sahiplik, ailede başlıyor, ailede büyüyüp serpiliyor, sonra da sokağa yayılıyordu. Bizim sokağın sahibi çoktu. Ne de olsa et pazarıydı. Her türlü satış serbestti. Etin bu kadar değerli ve önemli olmasından o zamanlar olduğu gibi şimdi de tiksiniyorum.

Mutlu olabilme umuduyla her şeyden kopup bu yeni topraklara geldim. Mutlu olabildim mi? Hayır! Bugünün dehşeti tüm korkunçluğuyla üzerime düştü! Ateş üstünde yürüyorum. Ateşin üzerinde çıplak ayakla yürüyünce insan daha iyi görebiliyor. Bugüne değin toprağın üzerindeki hiçbir şey ateş kadar beni hayrete düşürmedi.

Demirci Arap Rüstem, erime noktasına ulaşmadan özenle ısıttığı demirleri döverken, bizim evin ve sokağın bekçisi sarı köpek ateşten çıkan kıvılcımları yakalamaya çalışırdı. Bunu bir oyun haline getirmişti. Kıvılcımlara haykıran ateşli bir yaratıktı. Bir bakıma ateşle dans ediyordu. Keşke bir köpek olsaydım. Ateşten çıkan kıvılcımları canlılara benzetiyordum. Kıvılcımlar da canlılar gibi bir anlıktı. Yükseliyor, parlıyor sonra da sönüyorlardı.

Benim büyüğüm ve arkadaşı melek Halil, sarı köpeği öldürdü. Boynuna doladıkları kendiri kömürlüğün duvardaki demir kancaya geçirmişlerdi. Sarı köpeği bulduğumuzda ayakları ve ağzı bantlıydı. Annem oğluna hiç acımadı. Belki de acıdı ama hiç hissettirmedi. Melek Halil kayboldu. Annemin tahliye olmasına az bir zaman var. Çıkınca melek Halil’i de bulup asacağından eminim.

Sarı köpeği annem doğurmasa da bizden biri gibi sever, korur ve beslerdi. Pidecideki yemek artıklarını sarı köpek için getirirdi. Elleri, erkek elinden daha sert ve kalındı. Bulaşık yıkamaktan derisi yıpranmış ve yaşlanmıştı. Parmakları her zaman şiş ve sıcak suda yanmış gibi kızarıktı. Sabahın ilk ışıklarıyla bazen de gün ağarmadan yola koyulurdu. Önce dolmuşa sonra da otobüse biniyordu.

Gününü anımsamıyorum ama bir mayıs sabahı olduğunu biliyorum. İşe giderken genelevin çöp bidonunun içinden gelen sese kulak kabartmış, önce çocuk sesi sanmış, çöpleri karıştırınca minik bir köpek yavrusuyla karşılaşmış. Bir an düşünmüş. Ne yapacağını bilememiş. Biraz bocalamış. Yavruya dokununca içine bir ılıklık yayılmış. Bu ılık rüzgârın esintisiyle sevinç ve şaşkınlık içinde heyecanla eve doğru yönelmiş.

İşe geç kalmayı ve patronundan azar işitmeyi göze alarak yavruyu eve getirmişti. Saçına bağladığı kirazlı tülbentle sarıp sarmalamıştı. Yavru, başını annemin memeleri arasına sokmuştu. Ölmemesi için annem günlerce, gecelerce uğraştı.

Sarı köpeği öldürdükleri gün, gökyüzünde kara bir güneş vardı. O kapkara güneş, üstüme bir kurşun gibi çökmüştü. Boğuk boğuk sesler çıkarıyor, kömürlüğün içinde dört dönüyordum. Annemin çığlığı yeri göğü deliyordu. Deprem oluyormuş gibi toprak titretiyordu. Bir günde her şey değişmişti. Ben, annem, benim büyüğüm, sarı köpek. Sarı köpek ve benim büyüğüm öldüler. O korkunç günden sonra annem de ben de bambaşka biri olduk. Birbirimizi tanımakta güçlük çekiyorduk. Geçmişe dair ne varsa zihnimizde kara bir leke olarak capcanlı duruyordu. Her şey nasıl bir anda bu kadar hızla değişmişti, o gün gibi bugün de bu hızlı değişime aklım ermiyor?

Annem, deniz gibi olduğumu söylüyor. Hiçbir engel tanımadığımı, kendi yolumda akıp gittiğimi herkese anlatıyor. Buna neden ihtiyaç duyuyor, doğrusu anlayamıyorum? Kendimizle ya da yakınlarımızla ilgili başkalarına bir şeyler anlatma sorumluluğunu neden hisseder ve onlardan öneri ve onay bekleriz? Bu eylemimizle, insanın her koşulda muhtaç bir varlık olduğunu kendi kendimize kanıtlamış mı oluruz?

Gittiğim her yerde kanunun gölgesi evimin üzerine yıldırım gibi düşüyor. Sokağa çıktığımda takip ediliyorum. Her yerde karşıma biri dikiliyor. Gölgemden daha yakınlar. Bu güvenlikli çürüme içinde ben bir haydudum ve beni ormana sürmek istiyorlar. Haydut olduğumu ve ormana sürülmem gerektiğini hep bir ağızdan koro halinde dillendiriyorlar. Benim yaşadığım sefaleti, insan denen yaratık duymuyor, görmüyor, hissetmiyor. Rüzgârı iplemeden göğün altında döne döne kanat çırpan kuşlar da olmasa ne yapardım, doğrusu bilmiyorum.

Toprağın bütün ihtimallere açık intiharına, kuşlardan daha iyi tanıklık edebilecek başka bir canlı var mı şu evrende?

Beynim, uzun zamandan sonra yeniden çalışmaya başladı. Hayatımın kocaman bir hatadan ibaret olduğunu kavramam artık zor değil. Kafam çalışınca hiçbir işe yaramadığımı anlamam daha kolay oluyor. İnsan hiç düzelir mi? Kendimden biliyorum, ben düzelmedim. Çürümeye uyum sağlayamadığım gibi körleşmeyi de başaramadım. Gördükçe gördüm. Daha, daha, daha, dahasını da gördüm. Annem olsaydı: “Görme!” derdi. Ardından da: “Her boyayı boyadık, fıstıki yeşil mi kaldı?” diye söylenirdi. Ben dinler miydim? Kendimi dinlemiyorum ki onu nasıl dinleyeyim?

EMİNE AYDOĞDU

12/09/2026

Evren Name

Evreni saldım devlete
Leşi yattı kerevete
Çalıp çırptığı servete
Konanın da EVRENİNİ

Din tüccarı, iti, kurdu
Önünde selama durdu
Yaşamı yaktı kavurdu
Zalimlerin EVRENİNİ

Devşirme bir cuntacıydı
Yaşattığı hep acıydı
Sahtekardı, yalancıydı
Yalancının EVRENİNİ

Darbeci ve işkenceci
Katliamdan daha feci
Kan emici bir tefeci
Tefecinin EVRENİNİ

Beş demir şapkalı vardı
İşkence yaşamı sardı
"Netekim" o da zıbardı
Zıbaranın EVRENİNİ

“Kart kurt” idi adı Kürd’ün
Kaç gencimizi öldürdün
Asalak bir yaşam sürdün
Sömürenin EVRENİNİ

Bizi “Astı” o “Beslendi”
Caniliğe heveslendi
Zindanlar ona seslendi
Duymayanın EVRENİNİ

Behey sermayenin puştu
Kini, nefretini kustu
Geberince ancak sustu
Susanın da EVRENİNİ

O faşist de bunlar ne ki?
Hepsi aynı otun kökü
Temiz değil hiç bir teki
Hepisinin EVRENİNİ

Şahsı İblis'e denk idi
Suçu milyon hevenk idi
En büyük pezevenk idi
Pezevengin EVRENİNİ

Behey katil, behey çakal
Yaptığın cehennemde kal
Takke, sarık, kara sakal
Övenin de EVRENİNİ

Sanki dersin fare tersi
Ondan kaldı şu “Din Dersi”
Amerika’dan bir “Mersi”
Alanın da EVRENİNİ

Sırtımıza basa basa
Onaylattı anayasa
“Suçlusun” dese de yasa
Diyenin de EVRENİNİ

Derince kazın çukuru
Beton dökün taştan kuru
Nemrut bile ondan duru
Nemrutların EVRENİNİ

Firavundan gelir soyu
Her deliğe sığar boyu
İçindeki libidoyu
Egosunun EVRENİNİ

Üniforma, apoleti
İnsan etmez zalim iti
Çürümez ki bunun eti
Leşinin de EVRENİNİ

Gammaz ile madrabazın
İşkenceci düzenbazın
İkisin meyit namazın
Kılanın da EVRENİNİ

İşi darbe, yalan, hile
Götürdüler bir sahile
“Ressam” dediler cahile
Cahilin de EVRENİNİ

Yurdu Pentagon’a sattı
Servetine servet kattı
Gebermedi çok uzattı
Yaşatanın EVRENİNİ

Ölmüş mü? İyice bakın!
Kuyruğunda ateş yakın
Kıçına bir kazık çakın
Çıkaranın EVRENİNİ

Can BÜLBÜLÜM söz söyledi
Hepisini dahleyledi
Sorarlarsa kim söyledi
Soranın da EVRENİNİ

(Hak ve Hakikat Aşığı İnsan-ı Kamil Kazak Abdal'ın; Nur û Himmetine SIĞINARAK.)

Kemal BÜLBÜL (10 Mayıs 2015 – Ankara)



HAZRETİ CAHİL’e CAHİLNAME (Aşk ile) Hazreti Cahili tanır mısınız Kurulmuş tahtına bize bakıyorHayal aleminde hükümdar ol...
09/09/2026

HAZRETİ CAHİL’e CAHİLNAME
(Aşk ile)

Hazreti Cahili tanır mısınız
Kurulmuş tahtına bize bakıyor
Hayal aleminde hükümdar olmuş
Önüne gelene bir kulp takıyor

Aklına öfkeyle, kavga hakimdi
Cahilizm ondan nizamdır şimdi
Buna pirim verip yol açan kimdi
Önüne ne gelse yakıp yıkıyor

Anlatayım size dinleyin biraz
Tavşandan ürkektir, tilkiden kurnaz
Dirlik değil ama görünce maraz
Zevke gelip ceylan gibi sekiyor

Her ortamda en az bir tane vardır
Bilgisi ezberdir, dimağı dardır
Topluma yük olmuş, yola zarardır
Şarlatanlık edip üste çıkıyor

Tehlikeyi görse kaybolur gider
Bu gidişat için bilmez gam keder
Bazı melankolik, bazı derbeder
Bazı da başını kuma sokuyor

Bazan cuşa gelip kaptan taşıyor
İç güvey misali iyi yaşıyor (!)
O partiden bu partiye koşuyor
Her kapıda yeni rozet takıyor

Mevsim güze döndü hava da serin
Niye sarkmış acep aklı çemberin
Patolojik hasta yarası derin
Sargıyı, dikişi çekip söküyor

Ehli hakikatin ilminden yana
Hiçbir hali ile uymaz aydına
Bir elinde ayna birinde kına
Mutlu olacağı yere yakıyor

Bilgisi, görgüsü, kişiliği kof
Kendisine sorsan o bir filozof
İnsanlar yoruldu el aman of of
Hakikate giden yolu tıkıyor

Sorun çıkarmakta usta ve atik
Polemik denince pek de fanatik
Üslubu tabanca dili de tetik
Eleştiri değil mermi sıkıyor

Doğuda Koçero, Ege’de efe
Hiç mizana uymaz terazi, kefe
Derki benim işim kültür, felsefe
Sahtekâr toplumu gerip sıkıyor

Tören diye bakar ceme, erkâna
Destursuz, niyazsız girer meydana
Canlıya, cansıza, hele insana
Hâkim olmak için fırsat bekliyor

Öylece kendinden eminki gayet
İnandırabilse toplumu şayet
Mürşit oldum gelin bende hidayet
Diyecek fırsatı iple çekiyor

Siyaseti bilir, tarih alimi (!)
Mazluma yüklenir, korur zalimi
Bahane edip de cani Selimi
Benzini döküyor kibrit çakıyor

Dürüstlük üstüne etse de yemin
Oysa daha yalan söyledi demin
Hiç önemli değil bulursa zemin
Yüksekten atıyor, fena sıkıyor

Getirisi yoktur evden götürür
Dil uzatır kötü sözler yetirir
Gafildir sürüye çok kurt getirir
Birlik meydanına nefret ekiyor

Siyaset adına her hali kusur
Beyninde ışık yok, yüreği nasır
Hüseyin, Fazlullah, Nesimi, Mansur
Bunların derdinden azap çekiyor

Bir değil, kuyuyu taşla doldurmuş
Pişmiş aşı dökmüş, kazan kaldırmış
Kimse kalmayınca ona saldırmış
Kendi gölgesine kılıç çekiyor

Daha ilk kapıdır geçtiği etap
Efendi sıkılır okumaz kitap
Bilgeler cahilin elinden bitap
Olmuş de gözünden yaşlar döküyor

Dedikodu, gıybet doldurmuş rafı
Anı diye saklar yalanı, gafı
Cehalet şehrinin müflis esnafı
Çarşıda gezip de diller döküyor

Çilingir sofrası, rakıyla, bira
İçip ne yapacak demeyin zira
Tıkanıp kalırsa hemen iftira
Çözüm yolu olup öne çıkıyor

Birçok tehlikeden paçayı yırtmış
Başkan maşkan olmuş şöhreti artmış
Cesur görünür ya çok fena tırtmış
Müesses nizama selam çakıyor

Yıllardır içerden kemirdi durdu
Biri dürtükledi, birden kudurdu
Bunlar aydın değil ağacın kurdu
Damarı kemirip, kökü söküyor

Konuşup uzlaşma yolu var iken
Tarafların dili kaktüsle diken
Siyaset “Aydını” anlasın derken
Yanlışın üstüne üç tüy dikiyor

Dostlar bu duruma doğaldır denmez
Vakanın ateşi düşüp de dinmez
Tevazu yoksunu olmuş beğenmez
Biri ötekine dudak büküyor

İnsandan insana kalmadı saygı
Ondandır bu telaş, endişe, kaygı
Aşkı muhabbet yok, silindi duygu
İnsanın kalbine hüzün çöküyor

BÜLBÜLÎ ŞEYDA’nın kârı çiledir
Ne kavgadır dostlar ne de hiledir
Sorunu kavgası kendi iledir
Gülistana varmış güle şakıyor
(Kemal BÜLBÜL – 8 Eylül 2026 – Ankara)

15 Ağustos (Munzur Baba Efsanesi) Kemal BÜLBÜL (Özgür Gündem - 15 Ağustos 2011- Dersim) Yalçın dağların çevrelediği ovad...
15/08/2026

15 Ağustos
(Munzur Baba Efsanesi)

Kemal BÜLBÜL (Özgür Gündem - 15 Ağustos 2011- Dersim)

Yalçın dağların çevrelediği ovada zaman, seher yelinin okşayarak devindirdiği yabani buğday başaklarındaki usulcacık hareket gibi yavaş ve sessiz akıyordu sonsuzluğa. Doğa kendisinden medet bekleyen canları doyuracak kadar cömert ve paylaşımcıydı. Adamlar doğanın sunduğu kır çiçeklerini hoyratça yolacak kadar yabanıl olmamıştı henüz. Ağaçlar yemişlerini hiç kuşkusuz sunardı insana. Çayırlar yılkı atlarının dizginsiz şahlanışından, otlar türlü canlılara yem olmaktan hoşnuttu... Hoyrat adamlar daha sınır koymamıştı doğanın rahmine...

Bir başka diyar ki ateşten sıcak, çölden kuraktı. “Tanrı benim!” diyen zulmün efendisi “Doğan ve doğacak olan tüm erkek çocukları öldürün!” demiş ama O bir mağarada ceylanın memesinden emmişti yaşamı. Kendini bilip de farkına varınca varlığın, “Varlık nedir? Nasıl var oldu?” sorusu beyni ile yüreği arasında girdaplar oluşturan taşkın bir ırmak olmuştu. “Olmaz!.. Olamaz!.. Sen bir zalimsin. Benim aradığım sende değil!” cümlesini kendi kendine söylediğinde henüz zulmün efendisi ile yüzleşmemişti. Yüzleşme kendisi ve kendisindeki anlam arayışı ileydi. Mağarada zaman, topraktan kaynayan su kadar dingin ve sakindi. Sessizliğin sesine hükmeden suyun şırıltısı ve O’nun yürek atışlarından başka ses yoktu. Güneş, ay, belli belirsiz ışık dalgaları ile titreşen yıldızlar ve sonsuz gökyüzü O’nun zihninde anlamını bulmuştu.

Yalçın dağların çevrelediği ovada yaşam ateşten sıcak, çölden kurak diyardan habersizdi. Kır çiçekleri kadar güzel, bir ceylan kadar ürkek kız ak saçlı, ak sakallı piri karşısında görünce dona kaldı! Pir ona sıcacık gülümsüyor ve bir elma uzatıyordu. Kız elmayı aldı ve mis kokusuna cezbedici görüntüsüne dayanamayıp ısırdı. Pir “Rıza Şehrinden” geliyordu. “Rızalık almadan lokma yenilmezdi Rıza Şehrinde.” “Sen” dedi kıza, “Sen rızalık almadan ısırdın elmayı. Hamile kalacak ve bir erkek çocuk doğuracaksın. Munzur koy onun adını!” Ve kayboldu gözden!.. Kız korku ve telaşla koştu eve doğru. Ama kimselere belli etmedi duygularını. Giderek karnı büyüyor ve artık saklayamıyordu gerçeği. Hakaret ve saldırılara uğrayınca anlattı olup bitenleri. Babası “Dara duracak, bunları pire anlatacaksın” dedi. Öyle yaptılar. Pir “Xızır’dır kızına elmayı veren. İki canlıdır. Doğru söylüyor” dedi. Vakit tamam olunca Munzur geldi dünyaya. Büyüdü, serpildi, yağız bir delikanlı oldu.

Ateşten sıcak, çölden kurak diyarda canlara canan olmuştu İbrahim Xelil. Anzılha “Şu koyunlar ne yer bu kurak diyarda. Varıp bir yaylakta otlatan olsa!” deyince sürüyü katıp önüne yalçın dağların çevrelediği diyara götürüp Munzur’a teslim etti İbrahim Xelil. Munzur, sürüyü dağların yalçın kayalıkları şafağın kızılı ile bezenmeden salar, yıldızlar ışıdığında ağıla toplardı. Sürüdeki koyunlardan biri Munzur’undu. Sıska, çelimsiz ve kısır bir koyundu! Günlerden bir gün Munzur sürüyü otlatırken üç kurt belirdi uzaktan. Telaşlandı Munzur. Koyunlarını bir araya toplayıp gözetti ya kurtlar gitmez oldu! “Gidin buradan! Emanet koyunlarına zarar verdirtmem!” dedi. Kurtlar dile gelip, “Emanetin sahibi dardadır, var git ona yardım et. Biz koyunları gözetir, otlatırız!” dediler. Munzur inanmadı. Kurtlar “Yemin edelim sana” dediler. Munzur razı oldu. Kurtlar “Rızasız lokma yemiş olalım, kadınlara kemlik etmiş olalım, pir divanında düşkün olalım ki koyunlarına kötü bir şey yapmayacağız. Var git, yardım et!” dediler. Munzur inandı kurtların yeminine. “Ya Xızır!” deyip ateşten sıcak, çölden kurak diyara vasıl oldu. İbrahim Xelil, zulmün efendisine “Sen Tanrı değil, bir zalimsin!” demişti. Zulmün efendisi, gözünü kör eden öfke nöbetleri ile “Atın bunları ateşe!” dediğinde O’nun yüreğiyle yüreğini buluşturup adalet ve özgürlük duygusunda yar olan kendi kızıydı! Rivayet bu ya, burnundan beynine giren sineğin adaleti bir balyoz olarak başında patlamış ve zulmün efendisinin gölgesi kalkmıştı yaşamın üzerinden. İbrahim Xelil, Munzur’u karşısında görünce “Niye geldin Munzur? Koyunları ne yaptın?” dedi. Olup biteni anlattı Munzur. “Ben zulmün efendisini tükettim, ferahtayım. Var git koyunlarına sahip ol” dedi İbrahim Xelil. Munzur yurduna döndü. Ve kurtların sürüyü otlattığını, bir zarar vermediğini gördü. Kurtlara “Siz yemininizde durdunuz. Ben size borçluyum. Sizin bende hakkınız var. Alın sürüden bir koyunu. Sizin olsun” dedi. Kurtlar sürüyü gözden geçirip bir koyun seçtiler. O koyun Munzur’un koyunuydu! Munzur ses etmedi ve kurtlar koyunu alıp gittiler. Lakin koyun kuzulu kalmıştı ve Munzur bunu bilmiyordu. Kurtlar koyunu doğurtup kuzuyu beslediler. Kuzu değme bir koç oldu. İbrahim Xelil, Hakka vasıl olup İsmail’i “Kurban adayanda” kurtlar Munzur’un koyunundan doğan koçu götürdü İbrahim Xelil’e. Ateşten sıcak, çölden kurak diyarda “İbrahim Xelil Sofrası” kuruldu cümle canlar yediler kurbanın etinden.

İbrahim Xelil, “Varıp göreyim şu Munzur ne yaptı koyunları. Rızalık alıp sürüyü getireyim” diye vardı yalçın dağların çevrelediği ovaya. Munzur koyunlardan sütü yeni sağmıştı. İbrahim Xelil’i birden karşısında görünce heyecanlandı. Telaşla koşmaya başladı. Elindeki kaptan süt dökülüyor, sütün döküldüğü her yerden sütten ak, ışıktan berrak su fışkırıyordu.

O günden beri her 15 Ağustos’ta, yıldızların şavkıdığı gecede seher yelleri eserken yalçın dağların ufkundan şafağın kızılı belirir ve Munzur Suyu süt beyazı olurmuş. Coşkun akan Munzur Suyu Dersim’i dolaşıp Fırat’a karışır, İbrahim Xelil diyarından salınarak ummanlara karışırmış.

Ne demeli?.. Boz Atlı Xızır, Munzur Baba, Anzılha ve İbrahim Xelil’in keremi ve himmetiyle, ateşten sıcak, çölden kurak yaz sıcağının 15 Ağustos’u süt kadar ak, Munzur Suyu kadar serin olsun dileriz!..
Kemal BÜLBÜL (Özgür Gündem - 15 Ağustos 2011- Dersim)

Bir şairi uğurlamak, yalnızca bir insanı değil; bir dönemin vicdanını, hafızasını ve sesini uğurlamaktır.Ahmet Telli, şi...
10/07/2026

Bir şairi uğurlamak, yalnızca bir insanı değil; bir dönemin vicdanını, hafızasını ve sesini uğurlamaktır.

Ahmet Telli, şiiri yalnızca estetik bir uğraş olarak değil; insanın acısını, umudunu, direncini ve özgürlük özlemini geleceğe taşıyan bir emanet olarak gördü. Onun dizelerinde memleket vardı, emek vardı, aşk vardı, hüzün vardı; en çok da insana duyulan sonsuz inanç vardı.

Bugün aramızdan bir şair eksildi belki… Ama gerçek şairler hiçbir zaman ölmez. Onlar, her okunan dizede yeniden doğar; her adalet arayışında, her özgürlük düşünde yeniden ses verir.

“Gidersen yıkılır bu kent, kuşlar da ölür…
Bir tufan olurum sustuğun her yerde.”

Bu dizeler gibi, Ahmet Telli de edebiyatımızın ve toplumsal belleğimizin unutulmaz sesi olarak yaşamaya devam edecek.

Işıklar içinde uyu büyük şair…
Sözcüklerin, halkın yüreğinde yaşamayı sürdürecek.

🕊️ Saygıyla, minnetle ve özlemle anıyoruz.

MUSTAFA BAKIR’A VEDAKürecik TV olarak; Dersim’in değerli yazarı, şairi, ozanı ve kültür emekçisi Mustafa Bakır’ın vefatı...
30/05/2026

MUSTAFA BAKIR’A VEDA

Kürecik TV olarak; Dersim’in değerli yazarı, şairi, ozanı ve kültür emekçisi Mustafa Bakır’ın vefatını derin bir üzüntüyle öğrenmiş bulunuyoruz.

Mustafa Bakır, yalnızca kalemiyle üreten bir yazar değil; yaşadığı coğrafyanın hafızasını, kültürünü ve toplumsal değerlerini gelecek kuşaklara taşıyan önemli bir aydın, saygın bir düşünce insanıydı. Eserleriyle olduğu kadar, mütevazı kişiliği, bilge duruşu ve yol gösterici kimliğiyle de çevresinde derin izler bıraktı.

Dersim Yazarlar Birliği’nin emektar üyelerinden biri olarak edebiyat ve kültür dünyasına önemli katkılar sunan Mustafa Bakır, yaşamı boyunca sözüyle, sazıyla ve kalemiyle halkının belleğinde yer edinmiş, düşünceleriyle birçok insana ışık olmuştur.

Kıymetli yazarımızı, Ali Hıdır Cihan’ın hazırlayıp sunduğu “Umudun Rengi” programında konuk etme onurunu yaşamıştık. Program boyunca ortaya koyduğu görüşleri, kültüre ve edebiyata dair derin birikimi, bizlere bıraktığı değerli hatıralar arasında yer almaktadır.

Bugün yalnızca bir yazarı değil; bir kültür taşıyıcısını, bir ozanı, bir halk bilgesini ve ortak hafızamızın önemli bir değerini uğurluyoruz.

Biliyoruz ki bazı insanlar aramızdan ayrılsa da; bıraktıkları eserler, paylaştıkları dostluklar ve toplumsal belleğe kazandırdıkları değerlerle yaşamaya devam ederler. Mustafa Bakır da eserleriyle, düşünceleriyle ve ardında bıraktığı insani mirasla daima hatırlanacaktır.

Bazı insanlar toprağa değil, toplumun vicdanına ve hafızasına emanet edilir. Mustafa Bakır da onlardan biridir.

Başta ailesi olmak üzere, tüm yakınlarına, dostlarına, Dersim Yazarlar Birliği’ne, edebiyat ve sanat camiasına sabır ve başsağlığı diliyoruz.

Merhum Mustafa Bakır’ın anısı önünde saygıyla eğiliyor, kendisini rahmet, özlem ve minnetle anıyoruz.

Işıklar içinde uyusun.
Anısı ve eserleri daima yaşayacaktır.

KÜRECİK TV

Sırrı Can!(3 Mayıs 2025) Bu kadar dalgınlık, bu kadar uykuYeter uyan bunca insan bekliyor  Ağlatma Cereni, üzme bu halkı...
03/05/2026

Sırrı Can!
(3 Mayıs 2025)

Bu kadar dalgınlık, bu kadar uyku
Yeter uyan bunca insan bekliyor
Ağlatma Cereni, üzme bu halkı
“Mavra yapacağın” ceylan bekliyor

Yalnız değilsin ki fani dünyada
Gark etme bizleri figan feryada
Belki gülistanda, belki deryada
Seni çok özleyen canan bekliyor

Fedakârca o yüreğe yüklendin
Kafa tuttun Azrail’e diklendin
Her yerde çok arandın çok beklendin
Nice seven nice hayran bekliyor

Ne kavga edersin ne de dövüşür
Çünkü yüreğinle beynin sevişir
Umarım torunun sana kavuşur
Can’ın kalbindeki derman bekliyor

Sen barış olmadan bulmazsın huzur
Ne hastanede uyu ne yatakta dur
Haydi, ayağa kalk sevgiyi haykır
Kürsü, cadde, sokak, meydan bekliyor

Haktan diliyorum sana inayet
Takma hiç kafana yürür siyaset
Tutkunu olduğun o narin lezzet
Sanat için duygu, ilham bekliyor

O yüreğin sanki kızıl kor senin
Yatalak halinle durman zor senin
Her duygunda bir marifet var senin
Ney, bağlama, cümbüş, kemen bekliyor

Her kes bekler iken senden mizahı
Elbet bunun da vardır bir izahı
Ezelden ebede giden berzahı
Kapattık, yeni bir devran bekliyor

Neyi arıyordun ne idi derdin
Ummana dalıp da sırra mı erdin
Hele gel anlat ki bize, ne gördün
Hakikat, adalet, irfan bekliyor

Savaşa karşıyız, gayemiz barış
Sağlığına kavuş yaşama karış
Bunun için bütün dua yakarış
Halkın kalbindeki mekân bekliyor

BÜLBÜLÎ ŞEYDA’yın özüm meydanda
Sesini beklerim kulağım sende
Sözünü sen söyle kalemi bende
Barışı yazacak destan bekliyor
Kemal BÜLBÜL (22 Nisan 2025 – Ankara)

“KILIÇ ARTIĞI”Kılıcı kına sok cahil artığı Hakikat yolundan sapan utanmazÇok gördük böylesi yüzü yırtığı Kâğıdı, kalemi ...
26/04/2026

“KILIÇ ARTIĞI”

Kılıcı kına sok cahil artığı
Hakikat yolundan sapan utanmaz
Çok gördük böylesi yüzü yırtığı
Kâğıdı, kalemi satan utanmaz

Katli vacip dedi bize şeriat
Cahile nadana etmedik biat
Fetvalar, fermanlar, hüküm ve ayet
Uydurup katliam yapan utanmaz

Mazlum RAFAZİYSE, Zalim münafık
Makama, paraya meyleden sapık
Bahçesi kurumuş, hanesi yıkık
Haldeyken bizlere çatan utanmaz

Yazdığı cümlenin manasın’ bilmez
Laf söyleyip kaçar meydana gelmez
Böylesi münkirden hiç aydın olmaz
Gerçeği yalana katan utanmaz

Kılıç artığını Osmanlı dedi
Soykırım yaparak her haltı yedi
Yağmacı, talancı ezel ebedi
Halkın emeğini yutan utanmaz

Gazeteci misin sen KADI mısın
Şeyhül İslamların efradı mısın
Basın dünyasının ifradı mısın
Yezit batağına batan utanmaz

Dünyaya saz ile sanatı verdik
Yaşamı ışıkla donatı verdik
Asıldık, kesildik çok zulüm gördük
Zorbanın safını tutan utanmaz

Selçuklu, Osmanlı, Emevi, Roma
Nasıl anlatayım masum, mazluma
Tarihi görmeyip başını kuma
Gözünü kapatıp tıkan utanmaz

Nefret suçudur bu senin lisanın
Yarasını deştin bunca insanın
Sade bugün değil bütün zamanın
Edep duvarını yıkan utanmaz

Osmanlının kılıçla, deden silahla
Şapkayla, takkeyle, fesle, külahla
Sahte dindarlıkla yapay ilahla
Yüz yıldır meydana çıkan utanmaz

Halkı tanımazlar, tarihi bilmez
Fildişi kuleden aşağı inmez
Nefret ateşinin alevi sönmez
Bu ateşi yeniden yakan utanmaz

Her bir karış yerde destanımız var
Hakikate meftun mestanımız var
Rıza şehri diye istanımız var
Hakaret tüfeği sıkan utanmaz

BÜLBÜLÎ ŞEYDA’yım kılıcı kırdık
Çok defa zalimi yerlere vurduk
En dipten kestiler yine boy verdik
Osmanlı gözüyle bakan utanmaz
(Kemal BÜLBÜL - 26 Nisan 2026- ANKARA)

YERALTINDAN YÜKSELEN  SESSİZ İSYANEmine Aydoğdu’nun yeni kitabı çıktıBastırılmış duygular ve derin bir iç hesaplaşma, ya...
10/04/2026

YERALTINDAN YÜKSELEN SESSİZ İSYAN
Emine Aydoğdu’nun yeni kitabı çıktı
Bastırılmış duygular ve derin bir iç hesaplaşma, yazarlarımızdan Emine Aydoğdu'nun yeni kitabı raflarda yerini aldı. Sessizliğin içinde biriken öfke, bastırılmış duygular ve söylenemeyen sözler; Yeraltının Öfkeli Damarı’nda insanın en derin iç yolculuğuna dönüşüyor.

Bir insan, aynı zamanda bütün bir dünyadır.Yazarın acısını, sessizliğini ve isyankârlığını bilmek istiyorsanız—Sevgili Emine Aydoğdu’nun, kendini en içten sessizliğiyle anlattığı Yeraltının Öfkeli Damarı’nı okumalısınız.Bu kitabı sadece okuyarak anlayamazsınız; onu gerçekten dinlemeniz, hatta dinletmeniz gerekir.O zaman yazarın anlatmak isteyip te anlatamadığı dünyasına, derin ruhî yolculuğuna ve aynı zamanda kendi dünyanıza doğru bir yolculuk başlatmış olursunuz.
Yeraltının Öfkeli Damarı, öfkeyle kendini dayatmıyor; öfkeli sessizliğiyle kurduğu anlatı gücüyle sizi usul usul kendi dünyasına çekiyor. Aynı zamanda yazarın ruhunu, içindeki isyanı; doğaya, insana ve en masum duygulara duyduğu açlığı da adım adım görünür kılıyor.
“Coğrafya kaderdir” misali, Yaşar Kemal’in Çukurova’sında nasıl ki her acının, her taşın, her ağacın, her insanın ve her hayvanın her baskının, normalmiş gibi olan adaletsizliğin, bir hikâyesi varsa; burada da toprağın altında biriken öfke, bastırılmış duygu ve acılar ve söylenememiş sitemler gün yüzüne çıkmak için sessiz fakat gürültülü kelimelere sığınıyor adeta, sessizliğiyle haykırıyor.
Kendini anlatıyor aynı zamanda bizleri anlatıyor, bazen “Yalnızlığını bir kediye, bir ağaca, bir taşa, fakat asla masum çocukluğuna değil, tam tersine yazdığı gibi “Burnun sızlaması, gözyaşından daha acıymış” gerçekliğini hatırlatmış. Çünkü acı, “anlatılmaz ya yaşanır ya da yaşatılır”.
İyi ki anlatmış, Yeraltının Öfkeli Damar’ının okuru bol olsun.
Veysel Tekin
Vegan Yayıncılık etiketiyle okurla buluşan Yeraltının Öfkeli Damarı

Address

London
E113PP

Alerts

Be the first to know and let us send you an email when Kürecik TV Kültür Sanat Edebiyat posts news and promotions. Your email address will not be used for any other purpose, and you can unsubscribe at any time.

Contact The Organisation

Send a message to Kürecik TV Kültür Sanat Edebiyat:

Shortcuts

Share